Bazı manzaralar uzaktan bakınca sadece duman gibi görünür. Ama o dumanın altında yaşayan bilir… O duman, sadece gökyüzünü değil; nefesimizi, toprağımızı, umudumuzu da kaplar.Silopi’nin dağları, ovaları, kuşları, koyunları, çocukları… Hepsi aynı havayı soluyor. Bir fabrikanın bacasından çıkan duman sadece göğe yükselmiyor; tarlaya düşüyor, ağacın yaprağına siniyor, çeşmenin suyuna karışıyor, en sonunda da insanın ciğerine ulaşıyor.

Biz bu topraklarda ekmeğimizi taştan çıkaran insanlarız. Toprağına küsmeyen, kuraklığa direnen insanlarız. Ama insan kendi toprağından korkar mı? Çocuğunu dışarı gönderirken “Bugün hava temiz mi?” diye düşünür mü? İşte en acısı da budur.

Bir kuşun sesi azaldığında, bir ağacın yaprağı eskisi gibi yeşermediğinde, bir çocuğun öksürüğü arttığında sadece doğa değil, vicdan da sessizleşiyor. Çünkü doğa insandan ayrı değildir. İnsan ölürse doğa eksilir, doğa ölürse insan yaşayamaz.

Kimse kalkıp da “Bu sadece duman.” demesin. O duman; nefes alan her canlıyı hedef alıyorsa artık mesele sadece çevre değil, yaşam meselesidir. Tilkiyi de vurur, serçeyi de… Arıyı da etkiler, çiftçiyi de… En sonunda da dönüp insanın kapısını çalar.

Biz gelişmeye karşı değiliz. Fabrikalar çalışsın, insanlar ekmek kazansın. Ama hiçbir ekmek, bir çocuğun sağlığından, bir annenin gözyaşından, bir ağacın ömründen daha değerli değildir. Kalkınma, yaşatan olursa kıymetlidir; yaşatmayandan bereket gelmez.

Silopi’nin insanı temiz havayı hak ediyor. Çocuklarımız gökyüzüne baktığında dumanı değil, maviyi görsün. Sabah penceremizi açtığımızda ciğerimize korku değil, umut dolsun.

Çünkü bu memleket hepimizin. Dağı da bizim, taşı da bizim, havası da bizim. Bugün susarsak yarın çocuklarımız bize “Neden ses çıkarmadınız?” diye soracak.

İşte o gün verecek cevabımız olsun diye, bugün doğaya, insana ve nefese sahip çıkmak zorundayız. Çünkü kaybedilen bir orman yeniden büyür belki; ama kaybedilen bir nefes, bir can, bir çocukluk geri gelmez.