Yaklaşık on yıldır akrabaları ve aileleri izliyorum. Düğünlerden taziyelere kadar, geniş aile yapılarının en mutlu ve en acılı anlarına şahitlik ediyorum. Evet, bunu sadece ben değil birçok insan yapıyor. Ben ise sizlerden biraz farklı olarak gözlemleyerek yapıyorum. Özellikle insanın içine doğduğu ailenin; sadece saç rengini ya da göz yapısını belirleyen biyolojik bir gerçeklikten ibaret olmadığını görüyorum.
*
Kimi zaman ilk çığlığımızı attığımız andan itibaren duyguların, bitmemiş kavgaların ve en çok da sessizce devredilen öfkelerin kuluçka merkezi olduğuna şahit oluyorum. Yıllardır ilmek ilmek işlenen sevginin, korkunç bir nefretin merkezine dönüştüğünü üzülerek izliyorum. Hafta sonu gidilen pikniklerde, akşam oturmalarında, o çok tanıdık mutfak kokularının arasında masaya sızan sinsi ve yıkıcı bir ruh haline geldiğine gittikçe daha çok inanmaya başladım.
*
Peki ya geçmişte bir ebeveynin açtığı yaranın veya hissettiği hıncın, yıllar sonra kardeşlerin gözlerinde birer kine dönüşmesi…Modern çağ ve para hırsı, bizi gerçek insani değerlerimizden koparıp tüm varoluşsal yükümüzü kin ve nefret çemberine hapsettiğinden beri, aile içindeki o zehir daha da yoğunlaşarak ölümcül bir hâl aldı. Taziyelerde haremlik selamlık nefret köşelerinde oturmuş kimi akrabaların bakışı, nefreti o yas evinde ana dil haline getirmesi için yeterliydi.
*
Geçmişte bir ebeveynin açtığı yara veya hissettiği hınç, yıllar sonra kardeşlerin gözlerinde o kinle neye dönüşüyordu? Nefret dolu bir evde doğan bir çocuk; daha ne olduğunu anlamadan, hiç görmediği insanların düşmanı, hiç yaşamadığı kavgaların askeri olarak büyüyordu. Belki de birbiriyle çok iyi anlaşacak insanlar, sırf bu kin için kendi etinden kemiğinden olan insanlara karşı suçlulukla karışık, dilsiz ve devasa bir nefret besler.Bu dilsiz öfke; sıcak ama boğucu aile kavgalarının gölgesinde çiğ sevginin tohumlarını ekerek aslında bize, nesillerin birbiriyle kavgalı olmasına dair bir ayna tutar.
*
Bir anne, kendi hayal kırıklıklarını ve yaşayamadığı gençliğini kızının üzerine bir elbise gibi giydirir. Kız ise aynaya her baktığında annesini görmenin dehşetiyle, o nefret virüsüyle yaşamaya alışır. Bu ilişki sarılırken canını yakar, severken boğar. Bu ilişki kan bağıyla bulaşınca kaçışı da imkânsızlaştırır. Hatta aile içindeki o sert nefretin, farkında olmadan kendi çocuklarına nasıl aktarıldığına dair samimi itiraflar, bu gerçeği belgelemeye yeter.
*
Oysaki insan ruhu, bir ömür nefreti üzerinde taşıyacak kadar güçlü değildir. Bu yersiz öfke paniklerini, sınırı çizilen bir ilişkiyle örtmelisin.Aynı evde yaşayıp birbirine yabancılaşan bu modern ailelerin görünür sızısı; edebi bir fantezi değil her gün yanından geçtiğimiz evlerin pencerelerinden sızan, insanı içten içe kemiren çiğ bir gerçektir. Ev, insanın en korumasız olduğu yerdir; bu yüzden yarayı da, o zehirli nefret mirasını da en kolay oradan alırız. Lakin bu bir kader değildir. İnsanın gerçekten büyümesi ve iyileşmesi; kan bağının arkasına saklanan o hastalıklı mirasa "Hayır, bu senin kavgan, benim değil" diyebilme cesaretiyle başlar. Gerçek olgunluk, nesillerdir devredilen o hastalıklı nefret zincirini göğsünde yumuşatıp kendi halkasında kırabilmektir.
*
Sevgiden ve insandan umudumuzu kesmeden önce sessiz, hafif ve özgürleştirici bir rahatlığa adım atmalıyız. Çünkü gerçek devrim, sofraya sızan o sinsi zehre panzehir olabilmektir. Akrabalarımızın giydirdiği o dar elbiseleri yırtıp atarak aynada sadece kendimizi görebildiğimiz gün yara almayız. Evet, kan bağıyla dünyaya gelsek bile bizi insan kılan, o bağın içindeki nefret değil kişiliğimize seçtiğimiz gerçek sevgiyi büyütme iradesidir. Zincir bizim halkamızda kırılmalı ki bizden sonrakiler hiç yaşamadıkları kavgaların askeri değil kendi hayatlarının mimarı olarak doğabilsinler.