Bölgede her gün başka bir kentte, başka bir evin kapısında aynı acı yeniden beliriyor. Bir gencin adı düşüyor insanların diline; ardından sessizlik… Hikâyesini, ne yaşadığını, hangi acıyı içinde büyüttüğünü çoğu zaman kimse bilmiyor. Bildiğimiz tek şey, bir hayatın daha yarıda kaldığı.
İnsanı intiharı bir çıkış yolu gibi görmeye iten bu düzenin, bu ağır hayatların ve giderek çoğalan çaresizliğin üzerinde daha fazla düşünmek gerekiyor. Çünkü ortada yalnızca kaybedilen bir insan değil, cevaplanmayı bekleyen yüzlerce soru var.
Sonra evin içinde gözü yaşlı bir anne kalıyor. Bir eş, çocuklar, kardeşler… Her biri aynı sorunun etrafında dolaşıyor: “Neden?”
Fakat çoğu zaman bu sorunun bir cevabı olmuyor.
Geride bir mektup varsa birkaç cümle, yoksa koskoca bir sessizlik kalıyor. O sessizliğin içinde, kimsenin bilmediği bir hikâye saklı oluyor. Belki yıllardır taşınan bir yük, belki kimseye anlatılamayan bir kırgınlık, belki de insanın kendi içinde büyüttüğü derin bir yalnızlık…
Dün Uludere’de Yakup Yaman’ın yaşadığı gibi…
Henüz onun hikâyesini bilmiyoruz. Hangi acının onu bu noktaya getirdiğini, hangi geceleri uykusuz geçirdiğini, içinde hangi cümleleri susturduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz ise bir insanın daha hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide kalmış olması.
Belki de artık yalnızca “Neden yaptı?” diye sormaktan vazgeçip, “Biz neyi göremedik?” diye sormanın zamanıdır.
Çünkü her kayıp, geride yalnızca bir boşluk bırakmaz. Aynı zamanda hepimize bir soru bırakır.
Ve o soruya cevap vermediğimiz sürece, yarın başka bir kentte başka bir ismi duyabiliriz. Yine bir anne ağlayabilir, yine bir çocuk babasının ardından sessizce bakabilir, yine herkes aynı sorunun karşısında susabilir.
Oysa bazı hikâyeler, son cümlesini ölümle yazmak zorunda değildir.
Bazı hayatlara, hikâyeleri bitmeden yetişmek gerekir.