Tarih, bugünü anlamak için bazen binlerce yıl öncesinden hikâyeler çıkarır karşımıza. Gılgamış Destanı’ndaki Endiku’nun hikâyesi de bunlardan biridir.
Endiku, destanın ilk bölümünde doğayla ve kendi dünyasıyla bütünleşmiş bir karakterdir. Gılgamış’la karşılaşmasıyla hayatı değişir; şehir, güç ve iktidar dünyasının içine girer. Bu dönüşüm, insanın güçle karşılaştığında nasıl değişebileceği üzerine önemli bir düşünme alanı açar.
Bugün siyasete baktığımızda da benzer bir soruyla karşılaşıyoruz:
Bir insan kendisine verilen gücü kimin adına kullanıyor?
Seçim sandığı bunun en açık cevabıdır.
Bir siyasetçi yalnızca kendi adıyla seçilmez. Arkasında bir parti, bir program, bir dünya görüşü ve ona güvenerek oy veren insanlar vardır. Seçmen, adayın şahsına bir yetki vermenin ötesinde, temsil ettiği siyasi anlayışa da destek verir.
Bu nedenle seçilmek bir mülk edinmek değil, emanet almaktır.
Fakat siyasetin en büyük sınavı da tam burada başlar.
Seçimden önce halkın karşısında duran, onun sorunlarını anlatan, bir siyasi çizginin temsilcisi olarak oy isteyen bazı isimler; seçildikten sonra kendilerini seçtiren iradeden uzaklaşabiliyor. Dün savunduklarını bugün unutabiliyor, kendilerine verilen yetkiyi toplumun ortak çıkarı yerine kişisel hesapların aracı haline getirebiliyorlar.
Elbette siyasette fikir değişebilir. Bir insan partisinden ayrılabilir, başka bir siyasi yolu tercih edebilir. Demokratik hayatın içinde bunların hepsi mümkündür.
Ama burada önemli bir ayrım vardır:
Fikir değiştirmek başka, halkın verdiği yetkiyi kişisel çıkar için kullanmak başkadır.
Çünkü seçilmiş bir kişi, makamın sahibi değildir. O makamın geçici taşıyıcısıdır.
Koltuk ona ait değildir; halkındır.
Yetki ona ait değildir; halkındır.
Hatta aldığı siyasi güç bile kişisel serveti değildir. O güç, sandıkta kendisine duyulan güvenin sonucudur.
Bu yüzden bir siyasetçinin asıl karakteri seçim gecesi değil, seçimden sonraki davranışlarında ortaya çıkar.
Kendisine oy verenlerin beklentileriyle kendi çıkarları çatıştığında ne yapıyor?
İlkesini mi koruyor, koltuğunu mu?
Kendisini o makama taşıyan siyasi iradeyi mi savunuyor, yoksa makamını koruyacak yeni hesapların peşine mi düşüyor?
Asıl mesele budur.
Çünkü halk, siyasetçiye yalnızca oy vermez; aynı zamanda ona bir sorumluluk yükler.
Bu sorumluluk unutulduğunda ortaya yalnızca siyasi bir hayal kırıklığı çıkmaz. Temsil kavramının kendisi yara alır.
Endiku’nun hikâyesini bugüne taşırsak belki de çıkarılabilecek en güçlü ders budur:
İnsanı değiştiren yalnızca güç değildir; gücü nasıl kullandığı, aslında kim olduğunu ortaya çıkarır.
Siyasette makamlar değişir, partiler değişir, isimler değişir. Ama halkın hafızası kolay kolay değişmez.
Bugün alkışlanan bir siyasetçi yarın unutulabilir. Fakat kendisine verilen emaneti nasıl taşıdığı, tarihin ve toplumun hafızasında kalır.
Çünkü sandık bir çıkış kapısı değil, bir sorumluluk kapısıdır.
Oradan geçen herkes şunu bilmelidir:
Halk seni seçti diye güç sahibi olmadın; halk sana güvendiği için sorumluluk sahibi oldun.
Ve o güven, hiçbir makamdan daha değerli değildir.