Bu topraklar kırk yılı aşkın süredir ağır bir acının içinden geçiyor.

Ölümler, kayıplar, göçler, boşalan köyler, parçalanan hayatlar ve evlatlarını toprağa veren anneler… Acı bazen Türkçe, bazen Kürtçe konuştu ama sonunda aynı evlere, aynı sofralara, aynı yüreklere düştü.

Bir annenin evladını kaybettiğinde yaşadığı acının dili yoktur. O acı ne Türkçedir ne Kürtçe. Sadece annedir.

Cumartesi Anneleri yıllardır ellerinde fotoğraflarla kayıplarını, adaleti ve gerçeği soruyor. Barış Anneleri ise savaşın ortasında barışı savunuyor, silahların susması için seslerini yükseltiyor. Onların hikâyelerinde siyasetin bütün hesaplarından daha büyük bir hakikat var: Hiçbir anne evladını savaşta kaybetmek istemez.

Belki de bu nedenle bugün Meclis’in önüne gelen sürece bakarken, yalnızca siyasi dengeleri değil, bu ülkenin hafızasını da düşünmek gerekiyor.

Elbette önümüzdeki yasa eleştirilebilir. Eksikleri tartışılabilir, daha güçlü hukuki güvenceler istenebilir. Demokratikleşme, adalet ve eşit yurttaşlık konusunda daha kapsamlı düzenlemeler talep edilebilir. Bunların hepsi yapılmalıdır.

Ancak itiraz etmekle barış ihtimalini reddetmek arasında önemli bir fark var.

Meclis’te “hayır” demek için mücadele edenlere düşen sorumluluk, yalnızca karşı çıkmak değil, neyin neden eksik olduğunu ortaya koymak ve daha iyisini önermektir. İktidara duyulan güvensizlik anlaşılabilir; fakat bu güvensizlik, silahların susması ihtimalinin önüne geçmemelidir.

Çünkü siyaset, yalnızca itiraz etmek değil, bazen zor bir ihtimali gerçeğe dönüştürmek için sorumluluk almaktır.

Öte yandan “evet” diyenlerin de işi burada bitmiyor.

Barış için verilen destek, bir oylama anından ibaret kalmamalı. Silahların susmasının ardından hukuk, demokrasi, adalet ve özgürlük alanında gerçek bir irade ortaya konulmalı. Toplumun farklı kesimlerinin kaygıları dikkate alınmalı, kimsenin kendisini dışlanmış hissetmediği bir gelecek kurulmalı.

Bu nedenle bugün barış için el uzatan herkesi, siyasi kimliğine bakmadan değerli buluyorum.

Çünkü barış, aynı fikirde olmak değildir.

Barış, birbirinden farklı insanların aynı ülkede birbirinin hakkını tanıyarak yaşayabilmesidir.

Artık yeni mezarlar görmek istemiyoruz.

Bir annenin telefonun başında kötü haberi beklemesini, bir çocuğun babasının neden dönmediğini sorarak büyümesini, bir kadının yıllarca kayıp bir yakınının izini sürmesini istemiyoruz.

Cumartesi Anneleri’nin ellerindeki fotoğrafların bir gün adaletle buluştuğu; Barış Anneleri’nin artık “yeter” demek zorunda kalmadığı bir ülke mümkün olmalı.

Bunun için önümüzde bir fırsat varsa, onu eleştirel bir akılla değerlendirmek gerekir. Eksiklerini tamamlamak, yanlışlarını düzeltmek, güvence mekanizmalarını güçlendirmek mümkündür.

Ama kapıyı tamamen kapatmak, yıllardır beklenen ihtimali yeniden ertelemek anlamına gelir.

Bu sürecin samimiyetini zaman gösterecek. Kim gerçekten barış için mücadele etti, kim bunu siyasi bir araca dönüştürdü; bunu da zaman gösterecek.

Fakat bugün elimizde daha önemli bir ölçü var:

Bu süreç yeni ölümleri engelleyebilecek mi?

Eğer cevap evetse, bütün siyasi hesapların üzerinde tutulması gereken mesele budur.

Çünkü barışın değeri bir siyasi partiye ne kazandırdığıyla ölçülemez. Değeri, bir annenin evladını kaybetmemesiyle ölçülür.

Bu ülke çok uzun süre acının içinde yaşadı.

Artık biraz da hayatı konuşmanın zamanı.

Birbirimize uzatılan elleri, kim uzattığına bakmadan değil; neden uzattığına bakarak değerlendirelim.

Eğer o el, savaşın yerine siyaseti, silahın yerine sözü koymak için uzatılmışsa, onu tutmanın yollarını arayalım.

Çünkü bazen bir barış eli, bir siyasi anlaşmadan çok daha fazlasıdır.

Bazen o el, bir annenin çocuğuna kavuşma ihtimalidir.

Ben o ihtimale sırtımı dönemem.