Siyasal hareketler yalnızca karşılarındaki güçlerle değil, zamanla kendi geçmişleriyle de mücadele etmek zorunda kalırlar. Çünkü onları doğuran koşullar değişir; dünya, toplum, devletler ve kuşaklar değişir. Fakat geçmişte söylenen sözler, verilen mücadeleler ve ödenen bedeller hafızada yaşamaya devam eder.

Bu nedenle bir hareketin en zor sınavlarından biri şudur: Geçmişine sadık kalırken geçmişin içinde nasıl hapsolmayacaktır?

Bugün Kürt siyasal alanındaki tartışmaları bu açıdan değerlendirdiğimde, asıl meselenin yalnızca bağımsızlık, özerklik ya da başka bir siyasal model olmadığını düşünüyorum. Daha temel soru şudur: Kürtler kendi tarihleri ve gelecekleri üzerinde ne kadar söz sahibi olacak?

Bağımsız devlet elbette bunun tarihsel cevaplarından biridir. Federasyon, demokratik özerklik, güçlü yerel yönetimler veya başka modeller de olabilir. Ancak bir siyasal biçimi davanın kendisi haline getirdiğimizde araç ile amacı birbirine karıştırma riski doğar.

Çünkü bir halkın kendi devletine sahip olması, onu kendiliğinden özgür ve demokratik yapmaz. Asıl mesele; insanın kendi diliyle yaşayabilmesi, kimliğini başkasının iznine ihtiyaç duymadan taşıyabilmesi, kendi temsilini belirleyebilmesi ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olabilmesidir.

Bu nedenle Kürt siyasal hareketinin son yarım yüzyıldaki dönüşümünü yalnızca “geri adım” veya “vazgeçiş” olarak okumak eksik kalır. 1970’lerin bağımsız ulus-devlet ve silahlı mücadele anlayışından demokratik siyaset, yerel demokrasi, demokratik özerklik ve farklı toplumsal örgütlenme arayışlarına yönelmek, aynı zamanda özgürlüğün nasıl tanımlandığının değişmesidir.

Elbette her değişim ilerleme değildir. “Gerçekçilik” adına siyasal iradenin zayıflatılması veya devletle uyum sağlama adına temel taleplerin terk edilmesi de mümkündür. Bu nedenle yeni bir stratejinin değeri, değişmiş olmasında değil, Kürtleri daha fazla özne yapıp yapmadığında aranmalıdır.

Silahların susması tek başına çözüm değildir. Eğer bunun yanında dil, kimlik, yerel demokrasi, siyasal temsil ve hukuk alanlarında gerçek güvenceler oluşmuyorsa yalnızca çatışmasızlık ortaya çıkar. Kalıcı çözüm ise insanların kendi hayatları ve gelecekleri üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını gerektirir.

Burada hafızanın önemini de unutmamak gerekir. Bir kuşak için bağımsızlık yalnızca bir siyasi model değildir; uğruna kayıpların verildiği, hayatların adandığı bir anlam dünyasıdır. Bu nedenle stratejinin değişmesi bazı insanlar açısından yalnızca siyasi bir değişiklik değil, kendi geçmişleriyle yüzleşmek anlamına gelir.

Siyaset hızlı değişir, hafıza daha yavaş değişir.

Siyaset “Bugün ne mümkün?” diye sorarken hafıza “Bunca insan neden mücadele etti?” diye sorar. Bunlardan birini susturmak yerine ikisini birlikte düşünmek gerekir. Siyaset hafızasını kaybederse köksüzleşir; hafıza değişen gerçekliği reddederse geçmişin içinde donar.

Bu yüzden bağımsızlık fikrine itiraz etmekten çok, onu sadakatin tek ölçüsü haline getirmeye itiraz etmek gerekir. Bir insanın bağımsızlık istememesi onu daha az Kürt yapmadığı gibi, bağımsızlık istemesi de onu otomatik olarak daha haklı kılmaz. Asıl soru, savunulan yolun Kürtlerin özgürlüğünü, onurunu ve siyasal kapasitesini ne kadar artırdığıdır.

Slogan ile siyasal karar arasındaki fark da burada ortaya çıkar. Slogan niyet taşır; karar sonuç doğurur. Sorumluluk sahibi siyaset yalnızca “Ne istiyoruz?” diye değil, “Nasıl gerçekleştireceğiz, hangi bedeli ödeyeceğiz ve bunun sonunda insanlarımız nasıl yaşayacak?” diye de sormak zorundadır.

Belki de gerçek direniş her zaman aynı yerde durmak değildir. Bazen değişen dünyada özgürlüğe giden yolu yeniden bulabilmektir. Bir mücadele yöntemi bir dönemde halkı özneleştirirken başka bir dönemde onu yalnızca bedel ödeyen konuma sürükleyebilir. Yöntem amacın önüne geçtiğinde, bir zamanlar mücadeleyi anlamlı kılan özü kaybetme tehlikesi doğar.

Bu nedenle bugün asıl sorunun “Geçmişte ne söyledik?” değil, “Geçmişte neden bunu söyledik ve o ihtiyacı bugün nasıl daha güçlü karşılayabiliriz?” sorusu olduğunu düşünüyorum.

Çünkü geçmişin görevi geleceğin yerine geçmek değildir. Geçmiş bize neden yola çıktığımızı hatırlatmalıdır.

Belki de gerçek sadakat, ilk cümleyi sonsuza kadar tekrar etmek değil; o cümlenin içindeki özgürlük arzusunu değişen zamanın koşullarında yeniden mümkün kılabilmektir.

Biçimler değişebilir. Stratejiler değişebilir. Siyasal modeller değişebilir. Ama ölçü değişmemelidir: Kürtlerin iradesi, onuru, dili, siyasal kapasitesi ve kendi geleceğini belirleme gücü büyüyor mu?

Çünkü bazen biçimi korurken özü kaybedersiniz; bazen biçimi değiştirerek özü yaşatırsınız.

Ve belki de yarım yüzyıllık mücadelenin en önemli sorusu artık şudur: Geçmişi nasıl tekrar edeceğiz değil, geçmişten ne öğrendik ve bunu geleceğin özgürlüğüne nasıl dönüştüreceğiz?