Bazı sözler vardır; söylendiği anda değil, yıllar sonra anlamını bulur. Çünkü bir sözün ağırlığı, yalnızca söylendiği kürsüyle değil, hayatın ona yüklediği tecrübeyle ölçülür.
Sırrı Süreyya Önder’in yıllar önce Meclis kürsüsünden yaptığı o sosyoloji (CHP grup önerisinin görüşüldüğü sırada, CHP İstanbul Milletvekili İzzet Çetin’in “Sen iktidar ortağı mısın?” sözleri üzerine Önder, tartışmayı gündelik siyasetin dar alanından çıkarıp daha geniş bir yere taşıyordu. “CHP’liler hele durun, hele” diye başladığı sözlerinin ardından, “Bildiğiniz yanıldığınıza yetmiyor” diyerek asıl meselenin yalnızca Meclis’teki bir tartışma olmadığını anlatmaya girişiyordu. ) hatırlatması da bugün yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Çünkü mesele yalnızca bir siyasi tartışmada kimin haklı çıktığı değildi. Mesele, Türkiye’nin birbirini anlamayan kesimlerinin aynı memlekette nasıl bir gelecek kurabileceği sorusuydu.
Aradan bunca yıl geçti. Çok şey değişti, çok şey yaşandı. Ama bazı sorular hâlâ aynı yerde duruyor.
Kürtlerin ne istediğini, ne hissettiğini ve neden böyle hissettiğini anlamadan Kürt meselesi hakkında konuşmak mümkün mü?
Kürtleri yalnızca seçim zamanı hatırlayıp, siyasi iradelerini ortaya koyduklarında bundan rahatsız olmak nasıl bir çelişkidir?
Bir halkın kendi geleceğine dair söz söylemesini desteklemek yerine, o sözün hangi masada ve kiminle söylendiğine takılıp kalmak, siyasetin kendisini değil de yalnızca görüntüsünü önemsemek değil midir?
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, birbirine daha yüksek sesle bağırmak değil; birbirini daha dikkatli dinlemektir.
Çünkü bu ülkede acıların bir hiyerarşisi yoktur.
Bir annenin evladını kaybettiğinde taşıdığı yasın dili değişebilir ama gözyaşının ağırlığı değişmez. Asker annesinin acısı da gerçektir, gerilla annesinin acısı da. Birinin yasını tanımak, diğerinin yasını küçültmez. Tam tersine, bütün bu acıların birbirine değebildiği yerde barışın ilk cümlesi kurulmaya başlar.
Belki de yıllardır başaramadığımız şey tam olarak budur: Birbirimizin hikâyesini dinlemek.
Bu ülkenin en büyük talihsizliği, herkesin kendi acısını anlatırken başkasının acısını susturmaya çalışmasıdır. Oysa barış, herkesin kendi hikâyesini anlatabildiği ve karşısındakinin hikâyesini de dinlemeyi kabul ettiği yerde mümkün olur.
Kürtlerin siyasi bir özne olarak varlığı da tam burada önem kazanıyor.
Kürtler bir başkasının karar vermesini bekleyen, adına konuşulacak, seçimden seçime hatırlanacak bir topluluk değildir. Kendi siyasi iradesi, hafızası, dili, talepleri ve geleceğe ilişkin düşüncesi olan milyonlarca insandan söz ediyoruz.
Bunu kabul etmek kimseye bir şey kaybettirmez.
Tam tersine, Türkiye’nin demokratikleşmesine büyük bir imkân sunar.
Siyasi masada Kürtlerin bulunmasından rahatsız olmak yerine, onların orada olmasını demokrasinin doğal sonucu olarak görmek gerekir. Çünkü siyaset, birbirimizi dışarıda bırakarak değil, birbirimizin varlığını kabul ederek yapılabilir.
Devletin geçmişte söylemek zorunda kaldığı bazı sözler vardı. Kürtlerin varlığını kabul etmek gibi. Bugün ise başka bir eşikteyiz: Kürtlerin yalnızca varlığının değil, siyasi iradesinin de kabul edilmesi gerekiyor.
Bu kabul, herhangi bir kişiye duyulan sempatiyle ilgili değildir.
Bir halkın kendi kaderi üzerine söz söyleme hakkıyla ilgilidir.
Tam da bu nedenle, bugün yükselen sert milliyetçi ve dışlayıcı dil karşısında daha fazla öfkeye değil, daha fazla akla ihtiyacımız var. Çünkü siyaset bazen insanları bir araya getirmek yerine, onların korkularını birbirine karşı silaha dönüştürebiliyor.
Oysa kırk yılı aşan bir çatışmanın ardından hâlâ aynı acıları yeniden üretmenin kimseye kazandıracağı bir şey yok.
Kaybedilen hayatları geri getiremeyiz.
Geçmişte yaşananları silemeyiz.
Ama onların hatırasına bakarak geleceğin nasıl olmaması gerektiğine karar verebiliriz.
Belki de gerçek yüzleşme budur.
Kimin daha çok acı çektiğini yarıştırmak değil; artık kimsenin aynı acıyı yaşamaması için ortak bir irade geliştirmek.
Bunun için önce “ama siz de” cümlesinden vazgeçmek gerekiyor.
Çünkü her “ama siz de” cümlesi, bir başkasının acısına açılan kapıyı kapatıyor. Her suçlama, bazen kendi korkularımızı başkasının üzerine örtüyor. Her inkâr ise geçmişin yükünü geleceğe taşıyor.
Türkiye’nin önünde hâlâ bir imkân var.
Bu imkân, birbirimize benzemek zorunda olduğumuzu düşünmekten değil; farklılıklarımızla birlikte yaşayabileceğimizi kabul etmekten geçiyor.
Kürtlerin siyasi iradesini küçümsemek yerine önemsemek, onların masada olmasını tehdit değil imkân olarak görmek, farklı acıların birbirini yok etmesine izin vermemek…
Bütün bunlar aslında aynı yere çıkıyor:
Kendini bilmeye.
Kendini bilen, başkasının varlığından korkmaz.
Kendini bilen, kendi acısını anlatırken başkasının acısını inkâr etmez.
Kendini bilen, masaya oturmayı teslimiyet olarak görmez.
Kendini bilen, barış arayanı düşmanlaştırmak yerine onun cesaretini görür.
Belki de bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur.
Birbirimize ders vermeden önce birbirimizi anlamaya çalışmak.
Çünkü bazen insanın kafasının berraklaşması, daha çok konuşmasıyla değil, ilk kez gerçekten dinlemesiyle mümkün olur.
Ve belki o zaman yıllardır birbirimize söyleyip durduğumuz sözler değişmeye başlar.
Bildiklerimiz, yanıldıklarımızı düzeltmeye yeter.
Acılarımız, birbirimize düşman olmak için değil, aynı acıların bir daha yaşanmaması için yol gösterir.
Ve belki o zaman, bunca kaybın ardından ilk kez hep birlikte geleceğe bakabiliriz.
Barışın yolu, herkesin kendi hakikatinden vazgeçmesinden değil; birbirinin hakikatini inkâr etmemesinden geçiyor.
Asıl berraklık da burada başlıyor.