Anlatılır; Silopili birine sokakta kamyon çarpar. Adam yere düşer, bir süre sonra doğrulup ayağa kalkar. Üstünü başını silkeleyip önce kendisine değil, kamyonun şoförüne bakar:

“Zarar ziyanın var mı kurban?” diye sorar.

Bir fıkra gibi anlatılır bu hikâye. Oysa içinde bu coğrafyanın insanını anlatan büyük bir gerçek vardır: İnsan, kendi canı yanarken bile karşısındakinin halini düşünebiliyor.

Kırk yıla yaklaşan çatışmanın ardından bugün tam da böyle bir eşikteyiz.

On binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonların doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilendiği, şehirlerin yıkıldığı, ailelerin dağıldığı, kuşakların travmalarla büyüdüğü bir dönemin ardından nihayet silahların susabileceği, siyasetin ve demokratik müzakerenin öne çıkabileceği bir ihtimalden söz ediyoruz.

Fakat savaşın sona ermesinden rahatsız olanlar var.

Sanki kırk yıl boyunca bu ülkenin evlerinden cenazeler çıkmamış gibi, sanki anneler evlatlarını kaybetmemiş gibi, sanki bu toplumun tamamı ağır bir bedel ödememiş gibi yeniden “zarar” hesabı yapılıyor.

Silahların bırakılmasını, çatışmanın sona ermesini ve meselenin siyaset zemininde çözülmesini savunmak yerine, savaşı sürdürecek yeni yollar aranıyor. Hatta bunun için referandumdan söz ediliyor.

Oysa demokrasi, insanların yeniden ölmeyi isteyip istemediğini oylamak değildir.

Demokrasi; insanların nasıl birlikte yaşayacağını, hangi haklarla eşit yurttaş olacağını ve sorunlarını silah yerine siyasetle nasıl çözeceğini konuşabilmesidir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir çatışma başlığı değil, yeni bir siyasal başlangıçtır.

Bu ülkenin Kürdü de, Türkü de, Arabı da, Lazı da, Çerkesi de artık aynı soruyu sormalıdır:

Bu savaş bize ne kazandırdı?

Cevabı hepimiz biliyoruz.

Daha fazla mezar, daha fazla yas, daha fazla yoksulluk, daha fazla öfke ve birbirinden uzaklaşmış insanlar…

Artık mesele kimin kazandığı değil; bu toplumun daha ne kadar kaybetmesine izin verileceğidir.

Silopili adam, kendisine kamyon çarptığında bile şoföre “Zarar ziyanın var mı?” diye sorabiliyorsa, kırk yıllık çatışmanın ardından bizim de birbirimize soracağımız soru bellidir:

Yeterince zarar görmedik mi?

Belki de artık birbirimizin zararını hesaplamak yerine, birbirimizin yarasını sarmanın zamanıdır.

Çünkü barış bir tarafın diğerine lütfu değil; bu topraklarda yaşayan herkesin ortak hakkıdır.

Ve bugün savaşın devamını isteyenlere verilecek en güçlü cevap, öfke değil; insanlığın ve siyasetin ortak iradesidir:

Artık yeter. Silahlar sussun, siyaset konuşsun, insanlar yaşasın.