Siyasette bazı adımlar vardır; günü kurtarmak için atılır, ömürleri de gün kadardır. Bir de öyle adımlar vardır ki, yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların yaşayacağı toplumu da şekillendirmeyi hedefler. İşte Demokratik Toplum Süreci, tam da bu ikinci anlayışın ürünü olarak okunmalıdır.
Bu süreci yalnızca bir müzakere zemini, geçici bir siyasi formül ya da kısa vadeli bir çözüm arayışı olarak değerlendirmek, meseleyi eksik okumak olur. Çünkü burada ortaya konulan hedef, bir dönemin krizlerini yönetmekten çok daha büyük bir iddiaya dayanıyor: Önümüzdeki yüzyılın toplumsal barışını, ortak yaşam kültürünü ve demokratik geleceğini inşa etmek.
Toplumların tarihinde bazı kırılma anları vardır. O anlarda verilen kararlar yalnızca mevcut nesli değil, gelecek kuşakları da etkiler. Bugün tartışılan demokratik toplum fikri de böyle bir eşikte duruyor. Çünkü kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla değil; insanların birbirini dinleyebildiği, farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir siyasal ve toplumsal kültürün oluşmasıyla mümkündür.
Alman düşünür Jürgen Habermas’ın sıkça vurguladığı gibi, gerçek demokrasi yalnızca sandıkta kurulmaz; toplumun bütün kesimlerinin birbirini dinleyebildiği, konuşabildiği ve ortak akıl üretebildiği kamusal alanda hayat bulur. Eğer insanlar konuşmayı bırakırsa, yerini önyargılar alır. Diyalog güçlenirse ise çatışmaların yerini çözüm arayışı almaya başlar. Demokratik Toplum Süreci’nin en önemli iddiası da tam olarak budur: Sorunların şiddet yerine siyasetle, inkâr yerine diyalogla, kutuplaşma yerine ortak yaşam iradesiyle çözülebileceğine olan inanç.
Elbette böylesine kapsamlı bir dönüşüm kolay değildir. Yılların biriktirdiği acılar, güvensizlikler ve kırgınlıklar bir günde ortadan kalkmaz. Ancak hiçbir toplum geçmişin yükünü sonsuza kadar taşıyamaz. Tarih, cesur toplumların ortak gelecek kurabildiğini; korkularına teslim olanların ise aynı sorunları kuşaktan kuşağa devrettiğini gösteriyor.
Bugün belki en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, farklılıklarımızı azaltmak değil; farklılıklarımızla birlikte yaşama iradesini güçlendirmektir. Çünkü demokrasi, herkesin birbirine benzediği bir düzen değil; birbirinden farklı insanların eşit haklarla bir arada yaşayabildiği bir sistemdir. Gerçek toplumsal olgunluk da burada başlar.
Bu nedenle Demokratik Toplum Süreci’ni yalnızca siyasi aktörlerin yürüttüğü bir süreç olarak görmek doğru değildir. Bu aynı zamanda akademisyenin, gazetecinin, kanaat önderinin, sivil toplumun, gençlerin ve en önemlisi toplumun tamamının sorumluluğunu taşıdığı ortak bir gelecek arayışıdır. Barış, yalnızca imzalarla değil; zihniyet değişimiyle kalıcı hâle gelir.
Belki de asıl soru şudur: Geçmişin yükünü geleceğe mi taşıyacağız, yoksa geleceği birlikte kuracak cesareti mi göstereceğiz?
Her büyük dönüşüm, önce bir fikir olarak doğar; sonra toplumsal iradeye dönüşür. Demokratik Toplum Süreci de eğer samimiyet, hukuk, eşit yurttaşlık ve karşılıklı güven ilkeleri üzerinde yükselirse, yalnızca bugünün değil, gelecek yüzyılın da en önemli demokratik kazanımlarından biri olabilir.
Çünkü güçlü toplumlar, geçmişte yaşanan acıları unutmuş toplumlar değildir; o acılardan ortak bir gelecek inşa etmeyi başaran toplumlardır. Asıl mesele de budur: Bir dönemi kapatmak değil, yeni bir yüzyılın kapısını birlikte aralayabilmektir.