Bazı meseleler vardır; uzaktan bakınca siyaset, yaklaştıkça insan yüzü olur.
Kürt meselesi de böyledir.
Ankara’da dosyalara, raporlara, açıklamalara bakarken başka bir şey görürsünüz. Ama bir annenin gözlerine baktığınızda bütün o büyük kelimeler susar.
Geriye bir tek soru kalır:
“Çocuğum neden öldü?”
Barış annelerini dinlerken bunu daha iyi anlarsınız.
Onların barışı, salonlarda konuşulan bir kavram değildir.
Barış, eve dönmeyen oğuldur.
Telefon çalmasın diye edilen duadır.
Bir annenin başka bir annenin acısını kendi acısı kadar hissedebilmesidir.
Acının dili yoktur. Türkçesi, Kürtçesi olmaz.
Bir annenin gözyaşı, hangi dilde aktığını sormaz.
⸻
Cumartesi Anneleri’nin yıllardır taşıdığı “Evladım nerede?” sorusu da yalnızca bir ailenin değil, Türkiye’nin vicdanına sorulmuş bir sorudur.
Çünkü bir insan kaybolduğunda yalnızca kendisi kaybolmaz.
Bir ailenin zamanı da kaybolur.
Anne yaşlanır.
Çocuk büyür.
Ama bekleyiş bitmez.
Bu yüzden geçmişle yüzleşmek yalnızca siyasi değil, vicdani bir sorumluluktur.
⸻
Kürt meselesini yıllardır iki kelimenin arasına sıkıştırıyoruz:
Güvenlik ve özgürlük.
Oysa hayat bundan daha büyük.
Bir insan hem güvenlik isteyebilir hem özgürlük.
Hem ülkesinin bütünlüğünden yana olabilir hem anadilinde konuşmak isteyebilir.
Geçmişte yaşanan acıların konuşulmasını isterken gelecekte yeni acılar yaşanmasına da karşı çıkabilir.
Bunlar çelişki değildir.
Çünkü insanı tek bir kimliğe ve tek bir siyasi cümleye sığdırmak mümkün değildir.
⸻
Cudi ve Gabar’a bakınca yalnızca savaşı görmemeli insan.
O dağların bir hafızası var.
Taşların, ağaçların, köylerin ve insanların…
Dicle ise bütün bu tartışmalardan daha yaşlı.
Nehir kenarında bir bardak çay içerken insan ister istemez kendisine soruyor:
Biz neyi çözemiyoruz?
Silahları mı?
Geçmişi mi?
Korkularımızı mı?
Yoksa birbirimizi dinlemeyi mi?
Belki de en çok bunu.
Çünkü bu ülkede herkes konuşuyor.
Ama çok az insan dinliyor.
Bir insanı dinlemek, söylediklerini kabul etmek değildir.
Dinlemek, önce karşındakinin insan olduğunu kabul etmektir.
Devlet konuşmalı.
Siyaset konuşmalı.
Askerin ailesi konuşmalı.
Cumartesi Anneleri konuşmalı.
Barış anneleri konuşmalı.
Ama hepsinden önce birbirlerini dinlemeliler.
⸻
Benim için barış, bir masanın etrafında çekilmiş fotoğraf değildir.
Barış, o masadan kalktıktan sonra birbirine düşman olmamaktır.
Bir annenin cenaze beklememesidir.
Bir çocuğun babasının neden eve gelmediğini anlamaya çalışarak büyümemesidir.
İnsanın kimliğini söylemekten korkmamasıdır.
Devletin vatandaşından, vatandaşın devletinden korkmamasıdır.
Barış geçmişi unutmak değil; geçmişi unutmadan geleceği kurabilmektir.
Bu ülkenin ağır bir hafızası var.
Ama umut da var.
Hâlâ birbirinin cenazesine giden insanlar var.
Hâlâ aynı sofraya oturanlar var.
Hâlâ “Benim çocuğum ölmesin, seninki de ölmesin” diyebilen anneler var.
Umut biraz da burada.
Bazen büyük siyasi cümlelerde değil; bir annenin sesinde, bir çocuğun oyununda, iki insanın aynı masaya yeniden oturabilmesinde…
Ve bazen Dicle’nin kıyısında, Cudi ve Gabar’a karşı içilen bir bardak çayda.
Çünkü çay soğuyor.
Nehir akıyor.
Dağ yerinde duruyor.
Ama insan ömrü geçiyor.
Belki artık bu ülkenin birbirine düşman olarak doğan değil, birbirini merak ederek büyüyen çocuklara ihtiyacı var.
Yol zor.
Yaralar derin.
Ama başka yol yok.
Daha az hüküm vererek, daha çok dinleyerek…
Ve karşımızdakinin önce insan olduğunu unutmadan.
Belki o zaman Dicle’nin sesi, bizim sesimizden daha anlaşılır olur.
Next