Kültür Ocağından Ticarethaneye Yayınevi denince akla ne gelir?
Eskiden, bir kültür ocağı, bir emek ve dayanışma alanı gelirdi. Editörüyle, redaktörüyle, tasarımcısıyla bir ekip, yazarla birlikte eseri büyüten, ona bir kimlik kazandıran bir yuva.
Ama bugün o yuva, giderek bir ticarethaneye dönüşüyor. Önce eserini gönderirsin, aylarca beklersin. Ne bir geri dönüş, ne bir teşekkür, ne de "Eserinizi inceledik ama..." diye başlayan kibarca bir ret cevabı. Sadece sessizlik. Yıllarını verdiğin metin, dijital bir dosya olarak yayınevinin kuyruğunda kaybolup gider. Çünkü onlar için sen sadece bir dosyadan ibaretsindir, bir emek değil, bir umut değil.
Ya cevap gelirse? O zaman da manzara pek farklı değildir.
Çoğu yayınevi, 1000 adet basılan kitabın sadece 100-150 tanesini kendine alır, geri kalan yüzlerce kitabı kargoyla yazara gönderir. Yayınevi böylece işin içinden çıkmış olur. Sanki tek yaptıkları matbaa ayarlamak ve kargo göndermektir. Dağıtım, tanıtım, pazarlama, okuyucuyla buluşturma gibi asli görevler ise yazara kalır. Yayınevi zaten basım masraflarını yazardan tahsil ettiği için karını ilk baştan almıştır. Kalan kitapların satılıp satılmaması ise umurlarında bile değildir.
Peki ya bu süreçte bir "ortaklık"tan söz edilebilir mi?
Elbette hayır. Yayınevi, parasını aldıktan sonra kitapları yazara gönderdiğinde, aralarındaki ilişki de noktalanmış olur. Konuşacak bir masa bile kalmaz ortada. Yazar, elindeki yüzlerce kitapla baş başa kalır; yayınevi ise işini bitirmiştir.
Bu sistem ne zaman böyle oldu? Yayınevi, yalnızca aracı olarak hareket edip, yazarın sırtından kazanmaya başladığında. Ne yazık ki, artık piyasada yaygın olan bu model, edebiyatı değil, sadece matbaa makinelerini besliyor. İlk kitabını çıkaran genç yazarlar ise bu sömürünün en büyük kurbanları. Elbette istisnalar var. Hâlâ editörlük titizliğinden ödün vermeyen, dosyaları özenle değerlendiren, yazara yatırım yapan yayınevleri mevcut. Ama onlar da giderek azalıyor; çünkü "tezgah" mantığı daha kârlı. Ben de bu çarkın içinde dönenlerdenim. 2016'da ilk kitabım çıktığında aynı çaresizliği yaşadım.
O günden bugüne değişen bir şey olmadı. Hâlâ aynı sistem, hâlâ aynı vicdansızlık. Edebiyat, bir kargo kolisine sığmayacak kadar büyüktür. Ama ne yazık ki, bugün birçok yayınevi eserleri değil, sadece kolileri taşıyor. Sessizce kaybolan dosyalar, cevapsız kalan hayaller, kargolanan umutlar...
Yazarına yatırım yapmayan, sadece aracılık eden, eseri kargodan ibaret gören bir anlayışla edebiyat büyümez, sadece tükenir. Ve tükenen sadece kitaplar değil, yazarların hayalleri, emekleri, geleceğe dair attıkları her adımdır. Belki de en acısı, bu sistemi kanıksayanların, bir sonraki gelen yazara da aynı kargoyu gönderecek olmasıdır. Umarız ki bir gün, bir yayınevi, elindeki kargoyu bırakıp, o eseri büyütmenin ne demek olduğunu hatırlar. O güne kadar ise yazarlar, dosyalarını sessizce göndermeye ve sessizce beklemeye devam edecek.