Arkeoloji ve antropoloji bilimlerinin araştırmalarına göre modern insan denilen günümüz insanların atalarının tarihi 70 bin yıl öncesine dayanıyor. 70 bin yıldan önce modern insana benzeyen fakat bazı farklı nedenlerden ötürü başka isimlerle adlandırılan başka insan türleri de mevcuttur. 70 bin yıl bir insan ömrü düşünüldüğünde çok geniş bir tarihsel süreç. 70 bin yıldan itibaren modern insan, önce yüzlerce daha sonra binlerce kültüre bölünmüş, binlerce farklı dil ortaya çıkmıştır. Modern insan, yeryüzüne dağıldıkça ekonomik, sosyal ve siyasi yeni kurumlar, oluşumlar ve ilişkiler ağı ortaya çıkmıştır. İnsanlık dil, din ve diğer sosyal yönlerden birbirlerinden ayrılsa da bazı yönleri tür açısından ortaktır. Bu ortak yönlerden birisi korku ve ölümsüzlük kavramlarıdır. Tarih boyunca insanlık, etrafında ve hayatında meydana gelen gelişmelerden korkmuş ve buna yönelik önlemler almıştır. Ölüm korkusu da bu korkuların en büyüğüdür. Ölüm korkusundan dolayı insanlık, başta tıp olmak üzere birçok bilimsel alanda ilerlemiş ve ölümsüzlüğü aramıştır. Yok olup gitmek, hayatını kaybetmek insanlığın en çok korktuğu durumlar olduğu gibi bu durumların çaresini de bulamamıştır. Dünyanın en eski destanı Gılgameş ‘te ölümsüzlük aranır. Sümer şehir devleti Uruk’un kralı Gılgameş, ölüm korkusundan dolayı ölümsüz olmak istemiştir. Kral Gılgameş, ölümden kurtulmak için uzaklara gider ve orada büyük bir tufandan kurtulan bir kişiyle karşılaşır. Gılgameş destanında anlatılan bu tufan dini kitaplarda da Nuh Tufanı olarak geçmiştir. Tufandan kurtulan kişi Utnapiştim isimli bir bilgedir. Utnapiştim, ölümsüzlüğün sırrını bilen bir kişidir. Utnapiştim, Gılgameş’e ölümsüzlük otu verir. Bu otla Gılgameş yeniden gençliğine dönecek ve ölümsüz olacaktır. Ancak Gılgameş otu yemeye fırsat bulamadan otu bir yılana kaptırır ve ölümsüzlüğü kaçırır. Böylece ölüme çare bulamadan şehri Uruk’a eli boş bir şekilde döner. Gılgameş, ölüm karşısında acı bir sonla yenilmiştir. Gılgameş’in arayışı daha sonraki binlerce yılda krallar, derebeyler, lordlar ve siyasetçiler tarafından farklı yollarla denenmiştir. Ölümsüz olamayan krallar, kendi isimleri ve anıları kaybolmasınlar diye devasa anıtlar yapmışlardır. Mısır ülkesinin muktedirleri olan Firavunlar, devasa anıt-mezarlar olan piramitleri yapmışlardır. Günümüzde büyük bir ilgi gören bu piramitler ne turistik bir kaygı ne de dünya kültür mirasına bir katkı olsun diye yapıldılar. Devasa piramitlerin öncüleri çok küçük mezarlar iken gittikçe devasa piramitlere dönüşmüşlerdir. Bu anıt mezarlar ölümsüzlük kavramının en bariz işlendiği eserlerdir. Daha hayattayken Firavunlar kendileri için onbinlerce işçi ve köle çalıştırarak piramitleri tamamlarlar. Firavun ölünce piramitlere gömülür, ruhu gökyüzüne yükselir. Firavun, yıldızlar arasından halkını gözetmeye ve korumaya devam eder. Mumyalama yoluyla Firavun’un bedeni piramitte kalır ve ruhu gökyüzünde ölümsüzlüğe kavuşur. Böylece Mısırlılar için Firavunları ölümsüz olmuştur. Tıp tarihinin başlangıç aşamalarından biri sayılan mumyalama işlemi, işte bu ölümsüzlük çabasından doğmuştur. Mumyalanan ceset bozulmadan durduğu için ruhlarının yaşadığı varsayılır. Böylece Gılgameş’e verilen otla başlayan ölümsüzlük arayışı mumyalama ile devam eder. Somut olarak ölümsüzlüğe ulaşamayan insan ölümü durdurmak için çeşitli yollara başvurmuştur. Yapılan arkeolojik kazılarda binlerce yılda, farklı kültürlerde tanrılara kurban edilmiş onbinlerce insan iskeletleri bulunmuştur. Mayalar bu geleneğin en çok bilinen sahipleridir. Depremleri, selleri ve diğer doğa olaylarını tanrıların kızması şeklinde değerlendiren Mayalar tanrılar kızmasınlar diye yılın belli tarihlerinde tanrılara insan kurban ederlerdi. Bu kurbanlar binlerce insanın katıldığı büyük dini törenler şeklinde icra edilirdi. Mayalar kurbanlar vererek deprem, sel ve kasırgalardan kaynaklı ölümleri durduracaklarını düşünüyorlardı. Eğer bu kurbanlar bu doğa felaketlerini durdurmazsa o zaman daha çok kişinin kurban edilmesi gerektiğine karar verilirdi ve böylece binlerce insan bu düşünceye kurban edilirdi. Ölüme çare bulamayan insanlar artık ölümsüzlüğü başka formlara dönüştürdüler. Böylece farklı kültürlerde ölümün bir son olmadığı aslında iki hayatın var olduğu düşüncesi yaygınlaştı. Böylece ölüm de artık kabullenilmeye başlandı. Ölümsüzlük ise, ikinci hayatın sonsuz bir hayat olduğu düşüncesiyle artık kavuşulan bir durum oldu. Moğollar, bu düşünceyle ölüleri gömerken artık eşyalarla birlikte gömmeye başlamışlardır. Yapılan kazılarda bu şekilde kişilerin bu dünyada sahip olduğu tüm kişisel malzemelerin onlarla birlikte mezarlarına koyuldukları tespit edilmiştir. Başka kültürlerde kişi atıyla birlikte gömülürdü. Kişisel malzemelerin ve atların ölen kişilerin mezarlarına koyma davranışının sebebi, kişinin ölümsüz olacağı ikinci hayatında bunlara ihtiyaç duyacağı fikridir. İkinci hayat düşüncesi böylece sadece belli kültürlerde değil Orta Asya, Ortadoğu ve dünyanın pek çok bölgesine yayılmıştır.

Günümüzde dünya üzerinde yaşamın son bulduğu, yerleşimlerin devam etmediği binlerce şehir, kasaba ve köy vardır. Bunların bir kısmı savaşlar, soykırımlar, katliamlar dolayısıyla yıkılsa da önemli bir kısmı da insanlar tarafından lanetli olduğu düşüncesiyle terk edilmiştir. Fay hatları üzerinde olup sık sık deprem yaşanan bazı şehirler, belli bir süreden sonra tanrının gazabından dolayı o şehrin lanetli olduğu düşüncesiyle terk edilmiştir. Yani insanlar ölümden kaçmışlardır. Yıllarca sönük halde bulunan bazı yanardağların patlamasıyla, yanardağın çevresinde bulunan kasaba ve şehirler bundan etkilendiği için yine insanlar oraları terk ederek ölümden kaçmışlardır. Kimi kültürlerde insanlar kurbanlar vererek ölümden kaçmaya çalışmışlarken kimi insanlar da bu şekilde çareyi yaşadıkları yerleri terk etmekte buldular. Yaşama refleksine sahip olan insan, yaşamak için bu şekilde çok farklı savunma mekanizmaları geliştirmişlerdir. Yıllar önce okuduğum bir haberi hatırlıyorum. 1999 Marmara depreminden psikolojik olarak çok etkilenen bir aile, Türkiye’de deprem riskinin en az olduğu yerlerden biri olan Konya’ya taşınmışlardı. Deprem riski az olup, deprem hafızası olmayan bir şehir olan Konya’da yapı stokunun yeteri derecede güçlü olmayan bir apartmanı 2004 yılında yıkıldı. Binanın yıkılması sonucu hayatını kaybeden 92 kişi arasında 1999 depreminden kaçan aile de vardı. Kimi kültürlerde ise diğer kültürlerdeki insanların başlarına gelen felaketler kendi başlarına gelmesinler diye önceden tedbirler aldılar. Yaşadıkları yerlerde ölüme yol açan belalar uzak olsunlar diye dini yapıtlar inşa edip tanrılara sundular. Bu yapıtlar kutsal kabul edilip buralarda hizmet etsinler diye insanlar atadılar. Buralarda çalışan insanlar da belli bir süre sonra kutsal kabul edildi ve toplumda önemli bir sınıf haline geldiler. Bu yapıtlarda çalışan insanlar; savaşlar, kıtlıklar ve depremler olmasın diye şehirdeki insanlar için dua etmeye başladılar. Böylece felaketler sonucu gelen ölüme karşı başka bir önlem daha alınmış oldu. İnsanlar mal varlıklarının bir kısımlarını bu yapıtlara bağışladılar. Binlerce yıl boyunca birçok ritüel ve davranış, yine insanın ölümden kaçması ya da ölüm sonrası ölümsüz hayatı kazanma çabası içinde ortaya çıkmıştır. İnsanların kendi çocuklarına anne-babalarının ya da daha önceki kuşak atalarının isimlerini vermesi de yine onları ölümsüz kılma çabasıdır. Ölmüş olan ebeveyn kendi çocuğunda yaşam buluyor. Hatta bizzat dünyaya bir çocuk getirme çabası da yine kişinin kendini ölümsüz kılma eylemidir. Kendisinden sonra soyunun devam ettiği düşüncesi kişiyi rahatlatır çünkü bu durumda isminin ve anılarının hayatta kalacağı fikrine kapılır yani aslında bir ölümsüzlük çabasından başka bir durum değildir. İnsanlık kadar eski olan ölüm korkusu ve ölümsüzlük çabası devam ederken; somut olarak ölümsüzlüğün mümkün olması için de bilimsel çalışmalar yapılıyor. Kim bilir belki de insanlığın binlerce yıl arayıp bulamadığı ve başka formlarda yaşattığı ölümsüzlük çabası bir gün gerçekten sonuca ulaşır.