Bazı tarihler takvim yapraklarında yalnızca bir gün değildir; bir halkın hafızasında hiç dinmeyen bir ağıttır. 3 Ağustos da Êzidî Kürtler için böyledir. O gün, yalnızca bir saldırının değil, insanlığın vicdanında açılan derin bir yaranın adıdır. Ve bu yara, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ kanamaya devam ediyor.
Êzidîler, tarih boyunca defalarca inançları, kimlikleri ve varlıkları nedeniyle hedef alındılar. “74. Ferman” denilen bu son büyük felaket ise, yalnızca bir topluluğa yönelmiş bir saldırı değildi; insan olmanın anlamına, birlikte yaşama umuduna ve vicdanın kendisine vurulmuş ağır bir darbeydi.
Şengal’in dağlarına sığınan yaşlıların suskunluğu, susuzluktan hayatını kaybeden çocukların yarım kalan nefesleri, geride bırakılan evler ve hiç dönemeyen insanlar… Bunların her biri, rakamlara sığmayacak kadar büyük acılardı. Çünkü acının istatistiği olmaz; her kayıp bir ömürdür, her gözyaşı bir dünyadır.
En ağır yükü ise kadınlar taşıdı. Binlerce Êzidî kadın ve genç kız kaçırıldı, köle pazarlarında alınıp satıldı, insanlık onurunu ayaklar altına alan korkunç zulümlere maruz bırakıldı. Bir annenin evladından koparılması, bir kız çocuğunun çocukluğunun elinden alınması, hiçbir dönemin, hiçbir ideolojinin, hiçbir savaşın meşru gösterebileceği bir vahşet değildir. O kadınların gözlerinde yalnızca korku değil; insanlığın utancı da vardı.
Ve çocuklar…
Kimisi annesinin elini son kez tuttu, kimisi adını bile söyleyemeden başka diyarlara savruldu. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan, kimliğini, dilini, ailesini ve geçmişini bilmeden büyüyen nice Êzidî çocuk var. Kaçı ailesine kavuşabildi? Kaçı hâlâ bir fotoğrafa bakıp kendi geçmişini arıyor? Kaçının hikâyesi sonsuza dek karanlıkta kaldı? Bu soruların birçoğunun cevabı hâlâ bilinmiyor. Belki de en acısı, bilinmezliğin kendisi.
Dünya o gün çok şey gördü. Görüntüler ekranlara düştü, raporlar yazıldı, toplantılar yapıldı, kınama mesajları yayımlandı. Fakat çoğu zaman sessizlik, en yüksek ses oldu. Çünkü bazen susmak da bir tanıklıktır. Bir halk yok edilirken yalnızca saldıranlar değil, görüp de sessiz kalanlar da tarihin ağır yükünü omuzlarında taşır.
Bugün 74. Ferman’ı anmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Bu, hâlâ bulunamayan kadınları unutmamak, kimliği belirsiz mezarlarda yatan insanların isimlerini yaşatmak, kayıp çocukların bir gün ailelerine kavuşacağı umudunu diri tutmaktır. Çünkü unutulan her acı, yeni acılara kapı aralar.
Bir halkın inancı nedeniyle ölümle sınanması, yeryüzünün ortak utancıdır. Êzidîlerin yaşadığı felaket yalnızca onların meselesi değildir; vicdan sahibi herkesin meselesidir. İnsanlık, acıları kimliklere göre ayırdığı gün kendi değerlerini kaybetmeye başlar.
3 Ağustos, yalnızca yas günü değil; hafızayı diri tutma günüdür. Adaletin gecikse bile vazgeçilmemesi gerektiğini hatırlama günüdür. Bir daha hiçbir annenin evladını dağ yollarında kaybetmemesi, hiçbir kadının pazarlarda satılmaması, hiçbir çocuğun kimliğinden koparılmaması için verilen sözün günüdür.
74. Ferman, tarihin tozlu sayfalarına bırakılacak bir olay değildir. O, her yıl yeniden hatırlanması gereken bir vicdan çağrısıdır. Çünkü unutmak, yalnızca geçmişi kaybetmek değildir; geleceği de aynı karanlığa teslim etmektir.
Bugün, Şengal’in sessiz dağlarından yükselen o görünmez ağıt hâlâ insanlığa aynı soruyu soruyor:
“Bizi gerçekten duyan var mı?”