Televizyon kanalları sinema, film ve haber gibi içerikleri aktarırken, ne yazık ki toplumun gerçekliğiyle bağdaşmayan programlarla genel eğitim ve kültür seviyemizi de şekillendiriyor. Ekranlarda yayınlanan tartışma programlarının, toplumun haber almasının ötesinde gündemi anlama ve yorumlamadaki kritik rolü tartışmasız bir gerçektir.
*
Siyaset başta olmak üzere ekonomi, sosyoloji, tıp ve hukuk gibi pek çok alanın ele alındığı bu programlarda bilgi ne kadar sağlıklı aktarılıyor? İsminin önüne "doçent", "operatör", "doktor", "profesör" veya "uzman" gibi ünvanlar eklenen isimler sizce kaç yıllık bir birikimle oradalar?
*
Okumanın yaşı yoktur ancak gerçek tecrübe ve yetkinlik, standartların üzerinde bir zaman ve çaba gerektirmez mi? Bir bilim dalında uzmanlaşmak ve diğer disiplinlerle bağ kurmak onlarca yıllık bir emeği gerektirirken her konuda fikir sahibi olmak bu kadar kolay mıdır?
*
Vakti zamanında yaşanan Cem Küçük örneği, aslında bu soruların çoğuna yanıt veriyor. Küçük’ün tepki çeken ifadeleri şöyleydi: "Türkiye’de sıkıntı var, insanlar ekmek bulamıyor deniyor; böyle bir şey yok. En ucuz sinema bileti 30-40 lira olmuşken Bergen filmine 7 milyon kişi gitti, 140 milyon lira hasılat yapıldı. Milletin tüm eğlence mekânları, sinemaları doluyken bu nasıl yokluk?"
*
Sosyal medya bu açıklamayı karşılıksız bırakmadı ve tepkiler çığ gibi büyüdü. Sonrasında durumu toparlamaya çalışsa da söz bir kere ağızdan çıkmış, söyleyen de kendi sözünün esiri olmuştu. Bu tablo; eline işaret çubuğunu alıp ekranların kadrolu konuğu hâline gelenlerin eseridir. Ekonomi ve gündem üzerine fütursuzca konuşuyorlar.
*
Oysaki ilkokul sıralarında "Bilmesen de parmağını kaldır." diyen öğretmenler, aslında öğrencilerin özgüven kazanması için söylemişti; "Bilmesen de televizyon ekranlarına çık, kendi görüşün üzerinden popülerliğini artır." demiyor. Sabahtan akşama kadar ekranlarda insanlık dersi veren, hemen her konuda ahkâm kesen birçok kadrolu konuğun daha sonra hangi skandallarla, ahlaki ihlallerle veya hukuki iddialarla gündeme geldiklerini açıkça görüyoruz.
*
Ekran yüzü olmanın getirdiği o fütursuz özgüven, zamanla hukuk ve etik sınırlarının aşılmasıyla sonuçlanıyor. Nitekim medyada kadrolu yorumcu profilinin yol açtığı bu tahribat, sadece bir üslup sorunu değil yargıya ve RTÜK cezalarına yansıyan somut bir hukuki bilanço da oluşturuyor. Medyada her konuda yorum yapma serbestisine sahip olduğunu sanan kimi isimlerin, ahlaki ve hukuki kısıtlamaları aşması durumunda yaptırımlarla karşı karşıya kaldığı birçok örnek mevcuttur.
*
Görüldüğü üzere ekranlarda estirilen bu gürültünün ardında çoğu zaman ne bir hukuki altyapı ne de etik bir sorumluluk bilinci yer almaktadır. Kimi zaman kamuoyunda büyük tartışmalar yaratsalar da ekranlardan çekildiklerinde geride bıraktıkları tahribatın izi kolay kolay silinmiyor.
*
Mesele esasen çok basit: Aldığımız eğitimle hiçbirimiz her alanda uzman olamayız. Elbette okuyarak kendini geliştirenler var ancak bu durum, her konuda uzmanmışçasına ahkâm kesme hakkı vermez. Baba nasihatinden de öte olan temel ilke şudur: Biliyorsan konuş, bilmiyorsan sus. Bildiğin konuda dahi söz sana gelmedikçe bekle; aksi hâlde takınacağın tutum seni yalnızca çokbilmiş durumuna düşürür.
*
Ekranlardaki bu gürültü patırtının, bilginin derinliğinden değil cehaletin çığırtkanlığından kaynaklandığını ise şu sözler ne güzel özetler: İnternette popüler kültür figürlerinin veya şairlerin ismiyle paylaşılan ama aslında kökleri çok daha eskiye dayanan ortak bir halk aforizması vardır: "Popçu bağırır, klasik müzikçi bağırmaz. Simitçi bağırır, sarraf bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez..." Kimin söylediğinden bağımsız olarak bu cümle, günümüzün sığ ve gürültülü tartışma ortamını özetleyen harika bir teşhistir.