Öyle zamanlar vardır ki, aynı masada oturan insanlar aynı dili konuşuyor görünür; fakat aslında birbirlerinin cümlelerini değil, yalnızca seslerini duyarlar. Çünkü kelimeler aynı olsa bile, onların taşıdığı anlam bambaşkadır. Türkiye’nin bugün yeniden konuştuğu barış meselesi de tam olarak böyle bir eşikte duruyor.
Bir taraf için süreç, bitirilmesi gereken bir güvenlik dosyasıdır. Diğer taraf için ise başlanması gereken yeni bir toplumsal hayatın ilk sayfası. Aynı masaya bakan iki farklı göz, aynı geleceği görmüyor.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Devlet, tarih boyunca krizleri yönetmeyi öğrendi. Bekleyerek, zamana yayarak, kontrollü adımlar atarak ilerledi. Onun hafızasında zaman, gerektiğinde durdurulabilecek bir mekanizma gibidir. Fakat Kürt toplumunun hafızasında zamanın karşılığı çok daha başkadır. Orada geçen her yıl yalnızca takvimden eksilen bir yaprak değildir; kaybolan bir ömür, eksilen bir umut, ertelenen bir hayat demektir.
İşte bu yüzden aynı bekleyiş, iki taraf için aynı anlamı taşımıyor.
Bugün kamuoyunda sıkça duyduğumuz “Terörsüz Türkiye” söylemi de bu bakışın ürünüdür. Bu ifade, doğal olarak güvenliği merkeze koyuyor. Silahın susmasını hedefliyor. Kuşkusuz bunun değeri küçümsenemez. Hiç kimse ölümün devam ettiği bir ülkeyi savunamaz.
Ancak yalnızca silahların susması, toplumun konuşacağı anlamına gelmiyor.
Gerçek barış, korkunun çekildiği yere hukukun yerleşmesiyle mümkündür. Çünkü sessizlik bazen huzurun değil, bastırılmışlığın da sonucu olabilir.
Bir toplum kendi diliyle, kendi kültürüyle, kendi kimliğiyle kamusal alanda rahatça var olamıyorsa; insanlar düşüncelerini ifade ederken sürekli kendilerini sansürlemek zorunda hissediyorsa; örgütlenmek hâlâ bir risk olarak görülüyorsa, orada çatışma bitmiş olsa bile barış henüz başlamamıştır.
Belki de bugün en çok konuşmamız gereken şey budur.
Türkiye’nin siyasi tarihi bize ilginç bir gerçek gösteriyor. Devlet, sıkıştığı dönemlerde daha kapsayıcı bir dile yaklaşabiliyor. Fakat kriz geride kaldığında eski reflekslerine dönme eğilimi de aynı ölçüde güçlü oluyor. Esneklik çoğu zaman kalıcı bir ilkeye değil, geçici bir ihtiyaca dönüşüyor.
Bu nedenle bugün atılacak adımların yalnızca iyi niyetle değil, güçlü hukukla desteklenmesi gerekiyor.
Çünkü hukuk, insanların birbirine güvenmediği yerde güvenin yerine geçen tek kurumdur.
Barış da tam burada anlam kazanıyor.
Silah bırakmayı konuşmak elbette önemlidir; fakat silah bırakan insanların hangi hukukla yaşayacağını konuşmak daha önemlidir. Eve dönen insanların hangi haklara sahip olacağını konuşmak gerekir. Farklı kimliklerin nasıl korunacağını, yerel demokrasinin nasıl güçleneceğini, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün nasıl güvence altına alınacağını konuşmadan yapılan her tartışma eksik kalacaktır.
Devlet açısından da önemli bir tercih anı yaklaşıyor.
Korunması gereken gerçekten devlet midir, yoksa yıllardır devletin yerine ikame edilen güvenlik merkezli anlayış mı?
Bu ikisi çoğu zaman aynı şeymiş gibi anlatıldı.
Oysa değildir.
Devlet, vatandaşlarının ortak evidir. Devletçilik ise çoğu zaman o evi insanların üzerinde yükselen bir otoriteye dönüştüren zihniyetin adıdır. Güçlü devlet ile baskıcı devlet arasında ciddi bir fark vardır. Birincisi hukuktan güç alır; ikincisi korkudan.
Kalıcı barış ancak birincisinin tercih edilmesiyle mümkündür.
Bu yüzden bugünkü mesele yalnızca Kürt meselesi değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin nasıl bir devlet olmak istediği sorusudur.
Belki de ilk kez, güvenliği demokrasiyle; birliği çoğulculukla; devleti hukukla birlikte düşünme fırsatı doğuyor.
Böylesi tarihî dönemlerde en büyük hata, barışı yalnızca çatışmanın sona ermesi olarak tarif etmektir.
Hayır.
Barış, insanların birbirinden korkmadan yaşayabildiği, farklılıklarını saklamak zorunda kalmadığı ve geleceğe eşit yurttaşlar olarak bakabildiği yeni bir toplumsal iklimdir.
Silahların susması yalnızca kapıyı aralar.
O kapının ardında nasıl bir ülke kurulacağına ise hukuk karar verir.
Çünkü masalarda anlaşmalar yapılabilir.
Ama barış, ancak toplumun vicdanında ve hukukun güvencesinde kalıcı hâle gelir.