Demokrasinin en güçlü tarafı, milletin iradesinin sandıkta tecelli etmesidir. Vatandaş oyunu yalnızca bir kişiye değil; onun temsil ettiği anlayışa, programa ve siyasi kimliğe verir. Bu yüzden seçimden sonra yaşanan parti değişiklikleri, belediye başkanı, milletvekili ya da meclis üyelerinin farklı bir siyasi çizgiye geçmesi, yalnızca bireysel bir tercih olarak görülemez. Çünkü ortada emanet edilmiş bir irade vardır.
Bugün siyasette en çok tartışılan konulardan biri de budur. Seçim meydanlarında bir partinin rozetiyle halkın karşısına çıkıp seçildikten sonra bambaşka bir siyasi yola girmek, seçmenin güvenini zedeleyen bir tablo ortaya çıkarıyor. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Eğer seçimden sonra her şey değişecekse, sandığın anlamı nedir?
Bir belediye başkanı ya da meclis üyesi parti değiştirdiğinde sadece kendi kararını vermiş olmuyor; kendisine oy veren binlerce insanın tercihinin yönünü de değiştirmiş oluyor. Oysa demokrasi, kişisel hesaplardan önce halkın iradesine saygı göstermeyi gerektirir.
Belki de artık bu konuda yeni bir yasal düzenleme düşünmenin zamanı gelmiştir. Seçildiği siyasi partiden ayrılarak bağımsız olan veya başka bir partiye geçen belediye başkanı, milletvekili ya da meclis üyelerinin görev ve üyeliklerinin yeniden halkın onayına sunulmasını sağlayacak bir sistem tartışılmalıdır. Çünkü siyasi sadakatten daha önemli olan, seçmene verilen sözdür.
Demokrasi, sadece seçim kazanmak değildir; kazanılan güveni koruyabilmektir. Aksi halde sandık, halkın iradesini yansıtan bir makam olmaktan çıkar; siyasi manevraların başlangıç noktasına dönüşür.
Bir ülkede seçmen, 'Kazansan bile bir şey değişmeyecek.' demeye başlamışsa, asıl kaybeden hiçbir siyasi parti değil; demokrasinin kendisidir. Güçlü devletler, güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise halkın iradesine duyulan sarsılmaz saygıyla ayakta kalır.
Siyasetin en büyük sermayesi koltuk değil, güvendir. Güven kaybolduğunda ise kazanılmış görünen her zafer, aslında sessiz bir yenilgiye dönüşür.