Racon adı altında meşrulaştırılan absürtlükler, insan onurunun gürültüsüzce çiğnenmesinden başka nedir ki? Bir casino simülasyonunda emeğe vurulan o çirkin ses...
Yaklaşık üç yıl boyunca Kıbrıs'ta yaşamak, bir iletişim öğrencisi olarak bana sadece bir ada coğrafyasını değil insan psikolojisinin en tuhaf kıvrımlarını da tanıttı. Ancak yaşadığım bir olay, aradan geçen zamana rağmen hâlâ zihnimde emeğe ve insana dair devasa bir soru işareti olarak duruyor.
Her şey bir okul çıkışı arkadaşımın teklifiyle başladı:
“Ömer, sen hiç casinoya (kumarhaneye) gittin mi?”
“Hayır,” dedim.
“Gitmek ister misin?”

Önce duraksadım. Sonra bir iletişimci refleksiyle kendime itiraf ettim: “Biraz gözlem, biraz sosyolojik merak...” Sonuçta babamızın helal kazancını haram masalarda tüketecek kadar ilkesiz değildik. Ama o dünyayı anlamak da başlı başına bir metin okumasıydı.
Adanın en bilinen casinolarından birine adım attığımızda bizi ağır, tekinsiz bir durgunluk karşıladı. Fyodor Dostoyevski'nin Kumarbaz romanında resmettiği atmosfer tam olarak buydu. İnsanların yüzündeki endişe, hırs ve kaybetme korkusu ortama öyle bir sinmişti ki mekânın gürültüsü kalabalık bir çığlığa; sessizliği ise gürültünün en ağır hâline dönüşmüştü.
Bir masaya oturduk. Garsonlar jilet gibi kılık kıyafetleriyle, özenle taranmış saçlarıyla son derece profesyonel görünüyordu. Ancak zihnimin bir köşesinde bir kumarhanede olduğum gerçeği yankılanırken arkadaşım ne içeceğimi sordu. İçimden ayran demek geçse de ortama uymayacağını düşünerek kola istedim.
Arkadaşım sipariş vermek için garsona seslenmeye hazırlanırken hemen önümüzdeki masadan keskin bir “öpücük” sesi yükseldi.
Masadaki erkek bir müşteri, bakışlarını garsona dikmiş, dudaklarını büzerek ona öpücük atıyordu. Anlık bir şaka ya da kural dışı bir saçmalık sandım. Fakat az sonra parmaklarının arasında sigara tutan şık bir kadının da başka bir kadın garsonu aynı öpücük sesiyle çağırdığına şahit olunca içime bir kurt düştü.
Arkadaşım şaşkınlığımı fark edip sordu:
“Neyi düşünüyorsun?”
“Deminden beri izliyorum,” dedim. “İnsanlar garsonları öpücük sesiyle çağırıp duruyor. Bu ne demek oluyor?”
Hafifçe gülümsedi.
“Sen bilmiyor musun? Burada garsonlar genellikle öpücük sesiyle çağrılır.”
İnanmakta güçlük çektim. Bu absürtlüğü doğrulamak adına elimle bir garsonu yanıma çağırdım ve sordum.
Garson, alışmış bir tavırla yanıtladı:
“Evet abi, kumarhane raconudur bu.”
Böyle racon olur mu?

Çalıştığınız yer ister ışıl ışıl bir sahnede ister tekinsiz bir mekânda olsun; emeğe ve çalışana saygı esastır. Bir insana dudak büzüp anlamsız bir ses çıkararak hitap etmek, ardından ondan bir hizmet beklemek nasıl bir anlayışın ürünüdür? İşin en trajik tarafı ise bu durumun mekândaki herkes tarafından tamamen doğal karşılanmasıydı.
Fransız düşünür ve sosyolog Jean Baudrillard'ın sözünü ettiği simülasyon dünyalarından birindeydik; sanki saygı kapıda bırakılmış, tuhaf ve soğuk bir düzen kurulmuştu.
Garsona tekrar sordum:
“Peki neden sizi insani bir kelimeyle değil de bu sesle çağırıyorlar?”
“Abi,” dedi, “masadakiler oyun oynuyor. Konsantrasyonları bozulmasın, gürültü olmasın diye böyle bir kural var.”
Teknik bir gerekçe gibi sunulan bu yanıt, insan mantığına ve nezaketine tamamen aykırıydı. Bir insanın dikkatini, kulağının dibinde çıkan bir öpücük sesinden daha fazla ne dağıtabilirdi ki?
Garson, o meşhur ve çaresiz kabullenişle omuz silkti:
“Abi, böyle gelmiş, böyle gider...”
İşte asıl mesele de burada başlıyor. “Böyle gelmiş, böyle gider” denilerek normalleştirilen her alışkanlık, bir süre sonra sorgulanmaz bir kurala dönüşüyor. Oysa bazı kurallar düzeni değil yalnızca alışılmış yanlışları korur.
İnsanı özünden uzaklaştıran bu absürt raconlar nasıl bir kültürün, nasıl bir yaşam biçiminin ürünü? Emeğin değersizleştiği, insan ilişkilerinin anlamsız jestlere indirgendiği bu gemi en sonunda hangi limana yanaşacak? Gerçekten çok merak ediyorum.