Dil, Yaradan’ın insana bahşettiği en muazzam nimetlerden ve eşsiz sanatının en zarif tezahürlerinden biridir. Her ne kadar cismen küçük olsa da ortaya koyduğu itaat veya isyan cihetiyle hükmü pek büyüktür; çünkü inkâr da iman da ancak dilin şahitliğiyle gün yüzüne çıkmaktadır. Bu, vücudun diğer hiçbir azasında bulunmayan, yalnızca dile bahşedilmiş benzersiz bir özelliktir.

Hem Arap kültüründe hem de İslam ahlakında insanın diline sahip çıkması kişinin itibarını ve dinini korumasının en temel şartı olarak kabul edilmektedir. Bir insan, diliyle kardeşinde açtığı yaranın ne kadar tehlikeli olduğunu bir düşünseydi, asla onu yaralamaya yeltenmezdi. Evet, insan bir an dursaydı ve o sivri dilinin yol açtığı devasa yarayı inceleseydi, dilinin birini incitmesine ve kalbini yaralamasına asla izin vermezdi. Çünkü meşhur bir Arapça beyitte şairin ifade ettiği:

جِرَاحَاتُ السِّنَانِ ، لَهَا الْتِيَام”

وَلاَ يلْتَــامُ مَــا جَــرَحَ اللِّسَان”( 1)

Mızrak yarası zamanla iyileşip kapanır,

Lakin dilin açtığı yara asla kapanmaz.

Arapçada "لِسَانُكَ حِصَانُكَ، إِنْ صُنْتَهُ صَانَكَ، وَإِنْ خنته خَانَك "(2) “Dilin senin atındır; onu korursan o da seni korur, onu salıverirsen seni rezil eder” diye meşhur bir atasözü vardır. Bu söz her ne kadar dördüncü Halife Hz. Ali’ye (r.a.) nispet edilse de, aslında kime ait olduğu kesin olarak bilinmeyen anonim bir Arap atasözü olarak değerlendirilmektedir. Muhtemelen zaman içerisinde hikmetli ve veciz yapısından dolayı büyük şahsiyetlere atfedilerek yaygınlaşmıştır.

Dolayısıyla bu veciz söz için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; ağızdan çıkan her kelimenin kişinin kaderini ve itibarını nasıl şekillendirdiğini gösteren oldukça önemli ve aynı zamanda sert bir uyarıdır.

Sözdeki inceliğe bakın; Burada dil, soylu bir ata benzetilir.

Niye mi?

Çünkü eğitimli ve bakımlı bir at, sahibini menzile/hedefe güvenle ulaştırır; fakat kontrolsüz bırakılan bir at sahibini sırtından atıp felakete sürükler. Dolayısıyla söz de ağızdan çıkana kadar esirdir. Ancak ağızdan çıktıktan sonra ise hâkim olur hükmeder bir konuma gelir.

Yeminle söylüyorum; ağızda dişlerin ve dudakların arkasında hareket eden bu et parçasının (dil) durumu çok hayret vericidir! Tesiri adeta şimşek hızıyla ve sihirli bir yolla muhatabın kalbine ulaşır ve onu en keskin bir kamanın bile yapamayacağı şekilde parça parça etme gücüne kadirdir. İnsanoğlu, kemik unsurundan hiçbir iz taşımayan, sadece bir et parçasından müteşekkil bu küçük aracı hareket ettirdiğinde, nasıl garip ve sihirli bir mekanizmayı çalıştırdığının farkında değildir. Dil, insanoğlunun vücudundaki en tehlikeli organdır; uzaktan kardeşinin kalbini olumlu ya da olumsuz yönde etkiler. Bu müspet ya da menfi durum, dilden çıkan ve şekillenen kelimelerin niteliğine bağlıdır:

Bu kelimeler bazen baldan tatlı, yumuşak dokulardan daha narin, mahir bir ustanın yapabileceği her türlü tatlıdan daha lezzetli olabilmektedir.

Bazen de zakkum ağacından hatta evrendeki her türlü öldürücü zehirden daha acı olabilmektedir.

İşte bu yüzden, sevgili Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), ümmetini dilin felaketinden, korkunç akıbetinden ve boş/malayani konuşmanın meşum sonuçlarına karşı uyarmıştır. Çünkü bu durum insanı cehenneme sürükleyebilmektedir.

Rivayet edilir ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Muaz b. Cebel’e (r.a.) mübarek dilini tutarak:

"Şuna sahip ol (dilini tut)!" buyurmuştur.

Hz. Muaz ise: "Ey Allah’ın Resulü! Biz konuştuklarımızdan da mı sorumlu tutulacağız?" diye sorunca, Peygamberimiz (s.a.v.) Muaza hitaben:

"Annen yokluğuna yansın ey Muaz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin kazandıklarından başka nedir ki?" buyurmuştur(3).

Bakınız burada sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), dili tutmaya ve onu dizginlemeye bu kadar şiddetle vurgu yapmasının yegâne sebebi; kontrolü kaybedilip dilediğini biçmesine, acı ve kırıcı sözlerle kalpleri yaralamasına izin verildiğinde, insanı cehenneme sürüklemesidir. Öyle kırıcı sözler ki, günümüz modern bilim tıp araştırmaları dâhil dilin açtığı yaraları kapatacak bir devayı henüz bulmuş değillerdir.

Dil, azılı düşmanlarını, en yakın dostlara dönüştürebileceği gibi candan dostlarını da kendisine düşman edebilir. Çünkü bazı sözler ok gibi saplanır; özellikle de en yakınındaki insanlardan, hakkında hüsnü zan beslediğin kişilerden geldiğinde... Seni söylemediğin ve yapmadığın şeylerle, töhmet ve iftira oklarıyla vurduklarında.

Hülasa bir söz sahibinin yücelmesine vesile olabileceği gibi aynı zamanda uçurumdan aşağı düşmesine de yol açabilir. Yani insanoğlu sadece bir sözle yükselebileceği gibi, bir sözle ile de yıkılabilir. Bu yüzden dili korumak ve konuşmakta acele etmemek, insanı pek çok dert ve sıkıntıdan uzak tutacağı tecrübe ile sabittir.

O zaman gelin atalarımıza kulak verelim!

سَلاَمَةُ الإِنْسَانِ فِي حِفْظِ اللِّسَانِ

İnsanın huzur ve emniyeti, dilini muhafaza etmesine bağlıdır.

“و إذا كان الكلام من فضة، فالسكوت من ذهب​...

Söz gümüşse sükût altındır.

Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) “Dilden çok, hapsedilmeye lâyık bir şey yoktur(4). ”

Ali b. Bekkâr (r.a.), “Allah Teâlâ her şey için iki kapı yapmıştır. Dil için ise dört kapı yapmıştır. Dudaklar kapının iki kanadıdır. Dişler kapının iki kanadıdır(5)” demiştir.

Görüldüğü gibi İslam dini ve müntesipleri; insanı dilinin felaketlerinden sakındırmış, güzel sözlerin ve hakikatin dile getirilmesi öğütlenmiştir. Bu öğütlerin sıradan öğütler olmadığını da hatırlatmak yerinde olacaktır. Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir Hadisi şeriflerinde “İki dudağı ve iki ayağı arasını garanti verene cennet garantisi verilmektedir(6)”.

Yukarıda yapmamız gereken hususlara dair kısa bir değerlendirmemiz oldu. Son olarak Hz. Ali’nin nasihati ile “Hitâmuhu misk” yapalım.

"Müminin dili kalbinin arkasındadır; münafığın kalbi ise dilinin arkasındadır. Çünkü mümin bir söz söylemek istediğinde önce onu kendi içinde iyice düşünür ve tartar. Şayet hayır ise açığa vurur, yok şer ise gizler ve söylemekten vazgeçer. Münafık ise lehine mi aleyhine mi olduğunu bilmeden, diline ne gelirse söyler(7)."

Kaynakça

1. https://l24.im/67RVd (https://darululoom-deoband.com/arabicarticles/archives)

2. https://forums.alkafeel.net/node/1053361

3. Tirmizî, İman 8, No: 2619

4. Ebu Nuaym, I,134; Taberani, Kebir, IX, 162.

5. https://mevlanatakvimi.com/hapsedilmeye-en-layik-olan-uzuv-dil/

6. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, Kahire, 1987, XI, 308, XII

7. https://l24.im/oWrUbu