Eskiler derdi ki, “Bir insanı tanımak istiyorsan, önce onu dinle.” Şimdi ise kimsenin kimseyi dinlemeye vakti yok. Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor ama nedense kimse anlamıyor. Çünkü artık derdimiz anlamak değil; haklı çıkmak.

Bir kahvehaneye oturun, bir minibüse binin ya da aile sofrasına misafir olun… Konu dönüp dolaşıp bir meseleye gelir. Daha biri sözünü bitirmeden öteki lafa girer. Herkesin cebinde hazır cevaplar var ama kimsenin gönlünde karşısındakini anlamaya yer kalmamış.

Eskiden insanlar fikir ayrılığı yaşardı ama gönül ayrılığı yaşamazdı. Şimdi ise bir cümle yetiyor; yılların hatırı siliniyor. Aynı ekmeği bölüştüğün, aynı düğünde halay çektiğin insanla sırf farklı düşündüğün için selamı kesebiliyorsun. Bu bize yakışıyor mu?

Bir dereyi düşünün. Taşlar farklıdır; kimi büyük, kimi küçük, kimi sivri, kimi yuvarlak… Ama su hepsinin arasından yolunu bulur. Çünkü su, “Ben sadece düz taşların arasından akarım.” demez. Hayat da böyledir. İnsan insanı olduğu gibi kabul edebildiği kadar insandır.

Şimdi herkes kendi penceresinden bakıyor ve gördüğünü dünyanın tamamı sanıyor. Oysa pencere ne kadar büyük olursa olsun, dışarıdaki gökyüzünün hepsini göstermez. Biz ise kendi gördüğümüzü tek gerçek sanıp başkasının gördüğünü yok sayıyoruz.

Ne kazandık peki?

Tartışmaları belki… Ama dostlukları kaybettik. Son sözü söylemeyi öğrendik ama gönül almayı unuttuk. Sesimiz yükseldi, muhabbetimiz azaldı. Kalpler birbirinden uzaklaştı.

İnsan bazen susunca küçülmez; tam tersine büyür. Bazen “Olabilir, ben de yanılıyor olabilirim.” diyebilmek, en büyük olgunluktur. Çünkü haklı olmakla hakikate ulaşmak aynı şey değildir.

Belki de yeniden birbirimizin sözünü kesmeden dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Cevap vermek için değil, anlamak için…

Çünkü bu memleketin en büyük eksiği fikir değil. Biraz anlayış, biraz sabır ve biraz da birbirimizin yerine kendimizi koyabilmek.

Haklı çıkacağız derken birbirimizi kaybetmeyelim. Çünkü sonunda geriye ne kazandığımız değil, kimi kaybettiğimiz kalıyor.