Liyakat, modern dünyada adaletin, ilerlemenin ve hakkaniyetin anahtarı olarak sürekli bize anlatılır. Hatta toplumda birçok insan, kayırmacılık bitsin, iş ehline verilsin, çok çalışan kazansın! sloganını kutsal bir toplumsal gerçek gibi benimser. İlk başta kulağa kusursuz bir fikir gibi gelse de günümüzde bu yaklaşım, eşitsizlikleri meşrulaştıran yeni ve acımasız bir kast sisteminin paravanına dönüşmektedir. Dünyadaki başarı veya başarısızlığın şanstan ziyade liyakat tarafından belirlendiğine inanmak, son dönemde büyük bir yanılgıya dönüşmüştür çünkü başarı genellikle şans ve liyakatin birleşiminden doğar. Mevcut sosyoekonomik sistem ise şans faktörünü tamamen görünmez kılıp her şeyi bireysel çabaya indirger.
*
Bu kavramı 1958 yılında ilk kez ortaya atan İngiliz sosyolog Michael Young, Meritokrasinin Yükselişi adlı distopik eserinde dünyayı bu konuda uyarmıştı. Young, liyakati övmek için değil insanların test skorlarına göre ayrıştırıldığı, aşağı tabakaya itilenlerin sistem tarafından yetersiz ilan edildiği acımasız bir geleceği yermek için bu kelimeyi türetmişti. Bugünün rekabetçi dünyası, Young’ın korktuğu o distopyanın izlerini taşır. Harvardlı filozof Michael Sandel, bu durumu “Liyakat Tiranlığı” olarak adlandırır ve sistemin ürettiği ahlaki iki uca dikkat çeker. Sistem, kazananlarda “Bunu sadece kendi yeteneğimle başardım.” kibri oluştururken geride kalanları “Demek ki ben yetersizim.” duygusuyla baş başa bırakır. Bu durum, piyasada başarılı olanların gerçekten liyakatli mi, yoksa şans eseri mi güçlü olduğu sorusunu doğurur.
*
Hayata gözlerinizi açtığınız coğrafya, içine doğduğunuz aile ve sahip olduğunuz genetik potansiyel tamamen birer doğum şansıdır. Bu fikri sosyoekonomik bir gerçeklikle temellendiren Yale Üniversitesi Hukuk Profesörü Daniel Markovits, doğum şansının kurumsallaşarak nasıl yapısal bir tuzağa dönüştüğünü gözler önüne serer. Aydın ve zengin aileler, çocukları daha yürümeyi bile öğrenmeden milyon dolarlık eğitim yatırımları, sınav koçları ve özel kreşlerle bu yarış pistini en başından manipüle eder. Günün sonunda bu çocuklar, girdikleri tarafsız sınavlarda en yüksek puanları alıp en liyakatli pozisyonları kaparlar. Dışarıdan bakıldığında yarış adil, kazanan hak etmiştir ancak madalyonun arkasında şansın liyakat maskesi takarak kendini gizlemesi yatar. Kültürel çalışmalar profesörü Jo Littler’ın da altını çizdiği gibi bu neoliberal masal, başarısızlığın faturasını yapısal adaletsizliklere değil doğrudan bireyin omzuna yıkar: “Başaramadıysan yeterince çalışmamışsındır!”
*
Bu felsefi tartışmanın gölgesinde modern psikoloji ve nörobilim araştırmaları, liyakate körü körüne inanmanın insan doğasını bencilleştirdiğini gösterir. Laboratuvarlarda yapılan Ültimatom Oyunu deneyleri bunun en somut kanıtıdır. Normal şartlarda insanlar kaynakları adil paylaşmaya eğilimliyken işin içine yetenek algısı girdiğinde paylaşım dengesi bozulur. Katılımcılara tamamen rastgele bir yetenek testini kazandıkları söylendiğinde, bu kişiler kaynakları bölüşürken karşılarındaki kişiye karşı daha bencilce davranmaya başlar. Kendi başarısını sadece yeteneğine bağlayan birey, sahip olduklarını ahlaki bir övgüye dönüştürür.
*
Her şeye rağmen madalyonun diğer yüzünü de ıskalamamak gerekir. Sistemde her şeyi tamamen şansa bağlamak da tehlikeli bir yanılgıdır. Eğer çalışmanın, emeğin ve iradenin hiçbir öneminin kalmadığına inanılırsa toplumları felç edecek yıkıcı bir umutsuzluğa teslim olunur. Bireysel sorumluluk duygusu yok olur, adalet arayışı anlamını yitirir ve dezavantajlı grupların en büyük silahı olan azmetme gücü ellerinden alınmış olur.
*
Asıl mesele, şans ve liyakat arasındaki hassas ve ahlaki dengeyi yeniden kurabilmektir. Ekonomist Robert Frank’ın belirttiği gibi en rekabetçi alanlarda zirveye çıkanları diğerlerinden ayıran şey çoğu zaman küçük şans faktörleridir. Ancak insanlara şansın ve başkalarının yardımının rolü hatırlatıldığında, cömertlik ve toplumsal fayda oranlarının bir anda fırladığı görülür.
*
Adil bir toplum, coğrafyanın ve doğumun getirdiği kör kaderi bir evladın alnına çalınmış kalıcı bir yazgı olmaktan çıkarmakla sorumludur. Cizre’nin bir köyünde ya da bir metropolün göbeğinde hayata birkaç sıfır geride başlayan bir gencin çabasını hakkıyla ödüllendirirken şansın, paranın ve siyasetin yarattığı devasa uçurumları gerçek bir fırsat eşitliğiyle törpülemek zorundadır. Bugün ihtiyacımız olan şey kazananların şanslı doğduklarını unutup kibre kapılmadığı, bu toprağın insanına karşı kalbi bir sorumluluk hissettiği, sınav salonlarında geride kalanların ise sistem tarafından topyekûn yetersiz ilan edilip insani haysiyetinin kırılmadığı merhametli bir düzendir. Eğer Doğu ya da Batı fark etmeksizin her evladımıza eşit bir zemin sunamazsak, liyakat dediğimiz kutsal kavram elitlerin kendi ayrıcalıklarını meşrulaştırmaya yarayan modern bir imtiyaz barikatından başka bir şey olmayacaktır.
Next