Türkiye'nin doğurganlık oranı düşüyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı, yolda kimi çevirse üç parmağını gösteriyor. Biraz tebessümle, biraz da teşvikle çocuk meselesi üzerine kafa yoruluyor.
Ben de evlendikten sonra bu çağrıyı çok duydum. Yolda beni çevirenler, ilk çocuk konusunda ısrar ederken tıpkı Sayın Bakan Hanım gibi olmasa da sözlü olarak onlar da "3"te karar kılmıştı. Bakan Hanım'ın bugün söylediğini yıllar önce başkaları da söylüyordu. Herkesin dilinde aynı rakam vardı: "3."
*
Bu kaygının arkasında, çocuk sahibi olmayı teşvik eden, kimi zaman bu konuda baskı oluşturan, çocuk sahibi olmayanları ise kınayan ya da üzen söylemlerin ne kadar başarılı olacağını bilmiyorum. Ancak bu politikanın arkasında yalnızca "3" rakamı değil toplumsal bir gerçek var. TÜİK verilerine göre Türkiye'nin toplam doğurganlık hızı 2024 yılında 1,48'e geriledi. 2001 yılında bu oran 2,38'di. Bugünkü oran, nüfusun kendini yenilemesi için gerekli kabul edilen 2,10'un altında.
*
Bir gazeteci için rakam hiçbir zaman hikâyenin tamamı değildir. Rakam bize ne olduğunu söyler, gazeteci ise neden olduğunu sormaya başlar. İşte benim asıl merak ettiğim soru şu: İnsanlar artık çocuk istemiyor mu? Yoksa çocuk sahibi olmak isteyen insanlar, çocuk sahibi olabilecekleri bir hayatı kurmakta mı zorlanıyor? Bu iki soru arasındaki fark çok önemli. Çünkü ilk soru insanı suçlarken ikincisi toplumu sorgular.
*
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonunun (UNFPA) 2025 raporu bu noktada önemli bir kapı açıyor. Araştırmaya göre insanların yaklaşık beşte biri istediği sayıda çocuğa sahip olamayacağını düşünüyor. Katılımcıların yüzde 39'u ise ekonomik kısıtlamaların istedikleri aile büyüklüğüne ulaşmalarını etkilediğini veya etkileyebileceğini söylüyor. Yani mesele yalnızca çocuk istememek değil. Mesele bazen istediğin hayatı kuramamak.
*
Bu durumu ülkemiz için de düşündüğümüzde tablo galiba daha anlaşılır hâle geliyor. Bir genç üniversiteyi bitiriyor. İş bulması gerekiyor. İş buluyor ama geliri ev kurmaya yetmiyor. Evlenmek istiyor, karşısına kira çıkıyor. Düğün masrafı çıkıyor. Ardından çocuk geliyor. Kreş geliyor, eğitim geliyor, sağlık geliyor. İnsan bir noktada kendi kendine şu soruyu soruyor: "Ben bu çocuğa nasıl bir gelecek vereceğim?" İşte doğurganlık meselesinin görünmeyen tarafı tam da burada başlıyor.
*
Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman, modern topluma ilişkin düşüncelerinde belirsizliğin önemli bir yer tuttuğunu ifade eder. Çünkü modern insanın problemi artık yalnızca yoksulluk değildir; ne olacağını bilememektir. Genç biri evlendiğinde aklından şu sorular geçiyor: "Yarın işim olacak mı? Yarın evimin kirası ne olacak? Çocuğumun eğitim masrafını karşılayabilecek miyim? Ekonomi nereye gidecek? Gelecek güvenli mi?" İnsan bütün bu soruların ortasında çocuk sahibi olmayı ne yazık ki ertelemek zorunda kalıyor.
*
Sonrasında kapı kapı dolaşarak "Niye çocuk yapmıyorsunuz?" diye soruyoruz. Belki de yanlış soruyu sormamızın ardında öyle büyük bir hikmet yoktur. Konut maliyetlerinin, ekonomik bağımsızlığın ve iş ile aile yaşamının birlikte sürdürülmesinin doğurganlık kararlarında ne denli etkili olduğu ortada. Bu nedenle mesele yalnızca yatak odasında alınan bir karar değil. Mesele mutfakta da var, kira sözleşmesinde de var, maaş bordrosunda da var, kreş ücretinde de var, banka hesabında da var. Biraz da insanın zihninde var.
*
Kadın meselesini bu tartışmanın dışında tutmak isterdim ama bu mümkün değil. Çünkü doğurganlığı konuşurken kadına yalnızca "anne" rolü üzerinden bakmamak gerekir. Başka bir pencereden bakıldığında kadın eğitim alıyor, ardından çalışıyor, kariyer yapıyor ve ekonomik bağımsızlık için mücadele ediyor.
*
İŞKUR'un Kadın İstihdamı İçin Pozitif Ayrımcılık Projesi'ni (KİPAP) bilmeyeniniz yoktur. Çocuklarını okula bırakan kimi anneler, şimdi altı ya da dokuz aylık çalışma süreçlerinde çocuklarının okullarında görev yapıyor. Projenin bu açıdan önemli bir fırsat sunduğunu düşünüyorum. Çevremde birçok aileden birinin İŞKUR bünyesindeki bu tür programlarda çalışmak için başvurduğunu, kura sürecini takip ettiğini görüyorum.
*
Çalışan kadın ile anneliği karşı karşıya getirmek istemesem de bir kadının çalışma hayatını sürdürürken çocuk sahibi olabilmesinin koşullarını da konuşmak gerekir. Buradaki amacım kadını iş hayatından uzaklaştırmak değil çalışma hayatı ile anneliği birbirinin düşmanı olmaktan çıkarmaktır. İnsanların kişisel kararları ile toplumun genel sorunları arasında güçlü bir bağ vardır. Bir genç "Evlenemiyorum." diyorsa bu yalnızca onun kişisel problemi değildir. Bir kadın "Çocuk yaparsam nasıl çalışırım?" diyorsa bu yalnızca onun kişisel kaygısı değildir.
*
Bir aile "İkinci çocuğu ekonomik olarak taşıyamayız." diyorsa bu da yalnızca o ailenin bütçe hesabı değildir. Bireysel görünen bazı sorunlar aslında toplumsal yaraların sonucudur. Bugün Türkiye'de doğum oranını artırmak istiyorsak gençlere üç parmağimizi göstermek yerine önce gençlere el uzatmalıyız. Bir gencin ev kurabilmesine, iş bulabilmesine, kira ödeyebilmesine, çocuğunu güvenle büyütebilmesine; kadının işini kaybetmeden anne olabilmesine, babanın bütün ekonomik yükün altında ezilmemesine ve en önemlisi insanların yarına güvenebilmesine bakmalıyız. Dünyanın en ünlü doğum oranını artırma savunucularından biri, 11 çocuk babası Elon Musk. Ülkeler yine Elon'a göre daha vicdanlı çıktı.
*
Aslında bu tartışmayı yalnızca doğurganlık meselesi olarak adlandırmak bile eksik kalıyor. Bu yalnızca bir nüfus sorunu değil aynı zamanda bir umut sorunudur. Çünkü çocuk, insanın geleceğe attığı en büyük imzadır. İnsan yarına inanıyorsa çocuk düşünür. Kendini güvende hissediyorsa çocuk düşünür. Ekonomik olarak ayakta durabiliyorsa çocuk düşünür. Çocuğunun kendisinden daha iyi bir hayat yaşayacağına inanıyorsa çocuk düşünür. Ufuk sisliyse insan nasıl çocuk düşünür?
*
Bence azalan yalnızca çocuk sayısı değildir, geleceğe duyulan güven de zayıflıyor. Bu nedenle doğurganlık oranına bakarken sadece kaç bebeğin doğduğunu saymayalım. O bebeklerin doğmadığı hayatlar da doğumlarından daha önemlidir. Çünkü bazen bir çocuğun doğmamasının sebebi, o çocuğun istenmemesi değildir.
*
Son olarak nüfus azalmasıyla ilgili endişelerin, asıl meseleyi görmemizi engelleyen bir unsura dönüşmesinden kaygı duyuyorum. Çünkü yaşamı mümkün kılan doğal sistemleri altüst etmek yerine geleceği yeterince güvenli hâle getirmeliyiz. Dünyanın farklı ülkeleri vatandaşlarını çocuk sahibi olmaya teşvik etmek için birbirinden yaratıcı yöntemler geliştiriyor. Oysa belki de önce başka bir soruyu sormalıyız: İnsanlara nasıl daha yaşanabilir bir hayat sunabiliriz? Konu yalnızca üremek değil kişi başına düşen yaşanabilir hayattır.