Silopi’nin yazını bilen bilir.
Güneş bazen sadece toprağı değil, sabrı da kurutur. İnsanlar günlerce su bekler. Musluklardan tek damla akmadığında şikâyetler yükselir, haklı serzenişler duyulur. Çünkü su, lüks değil; hayatın kendisidir.

Ama işin düşündüren tarafı tam da burada başlıyor.
Su kesildiğinde herkes aynı soruyu soruyor:
“Bu sıcakta susuz nasıl yaşayacağız?”
Sonra bir gün su yeniden geliyor.
Musluklardan akan suyla birlikte öfke dinerken, nedense hafıza da susuyor. Sokaklarda yıkanan kaldırımlar, saatlerce açık bırakılan hortumlar, caddelere doğru boşuna akan tonlarca su… Daha birkaç gün önce hasretle beklenen su, sanki hiç kıymetli olmamış gibi toprağa ve asfalta terk ediliyor.

Bu bir çelişki değil mi?
Kuraklığın gölgesinde yaşayan bir şehirde, suyun değerini en iyi bilmesi gerekenler yine bizleriz. Arızalar elbette eleştirilmeli, eksiklikler dile getirilmeli. Vatandaşın su talep etmesi de en doğal hakkıdır. Fakat haklı olmak, sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Çünkü su sadece belediyenin, kurumların ya da yöneticilerin meselesi değildir. Su, hepimizin ortak emanetidir.
Bir yandan “Su yok” diye isyan ederken, diğer yandan suyu gelişigüzel harcamak; yarın yaşayacağımız sıkıntının tohumlarını bugünden ekmektir. Kuraklık sadece gökten yağmurun eksik yağmasıyla oluşmaz. Bazen insanların unutkanlığı da kuraklığı büyütür.
Belki de Silopi’nin en büyük su sorunu, sadece musluklardan akan suyun miktarı değil; suyun değerinin ne kadar hatırlandığıdır.

Bu cumartesi, suyun aktığı her muslukta kısa bir an durup düşünmek gerekiyor:
Susuz kaldığımız günleri bu kadar çabuk unutmalı mıyız?
Çünkü bir gün yeniden su kesildiğinde, bugün sokaklara bıraktığımız her damla, yarının pişmanlığı olarak karşımıza çıkabilir.