Bir okul saldırısını yalnızca olayın gerçekleştiği gün, kullanılan silah ya da failin kimliği üzerinden okumak, meselenin en kolay tarafına bakmaktır. Şiddet çoğu zaman ortaya çıktığı anda başlamaz. Bir çocuğun arkadaşlarıyla kurduğu ilişkide, öğretmeniyle arasındaki mesafede, ailesiyle yaşadığı sorunlarda ve sosyal çevresinde adım adım birikir. İnternette karşılaştığı içeriklerle beslenir. Çocuk, dünyaya karşı içinde sessiz bir öfke büyütür. Sonra bir gün, herkes için ansızın ortaya çıkmış gibi görünen o patlama yaşanır. Oysa yaşanan o korkunç an, hikâyenin başlangıcı değil ne yazık ki sonudur.
*
Türkiye’de son dönemde okulların çevresinde ve eğitim kurumlarında yaşanan şiddet olayları, bu konuyu daha ciddi biçimde düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Manisa’da yaşanan vahim olayda ve geçmişte farklı illerde meydana gelen saldırılar, karşımıza sadece güvenlik tedbirleriyle çözülebilecek bir tablo çıkarmıyor. Elbette okul kapısında güvenlik, çevre denetimi ve fiziksel önlemler önemlidir. Ancak okulun güvenliğini yalnızca kapıya konulan bir görevliye ya da kameraların sayısına indirgersek meselenin derinliğini gözden kaçırırız. Okul dediğimiz yer sadece duvarlardan ve koridorlardan ibaret değildir. Okul, çocukların günün önemli bir bölümünü geçirdiği, arkadaşlıklar kurduğu, başarısızlıklarla yüzleştiği, dışlandığı ya da kabul gördüğü canlı bir sosyal dünyadır.
*
Tam da bu yüzden okul güvenliğini “Bir saldırgan okula nasıl girdi?”sorusuna sıkıştırmamak gerekiyor. Asıl sormamız gereken soru şudur: “O noktaya gelene kadar neler oldu?” Elbette her saldırıyı önceden fark etmek mümkün değildir ve bu sorunun tek bir cevabı da yok. Her içine kapanan çocuk tehlikeli olmadığı gibi her öfkeli öğrenci de şiddete yönelmez. Zaten asıl tehlike burada başlar: Çocukları birkaç davranış üzerinden etiketlemek. Amaç, öğrencileri fişlemek veya şüpheli listeleri oluşturmak değil; bir şeyler ters gittiğinde yetişkinlerin bunu görebileceği ve birbiriyle konuşabileceği dinamik bir sistem kurmaktır.
*
Dünyada okul saldırıları üzerine yapılan çalışmalar uzun zamandır bu noktaya dikkat çekiyor. Özellikle tehdit değerlendirme yaklaşımlarında üzerinde durulan mesele, bir öğrencinin söylediği tek bir cümleyi alıp onu doğrudan tehlike işareti kabul etmek değil davranışlarındaki bütünü ve değişimleri anlamaktır. Bir öğrencinin arkadaş çevresinden kopması, yoğun öfke patlamaları yaşaması, sürekli şiddet içerikli söylemlerde bulunması veya ciddi çatışmalar yaşaması tek başına saldırı habercisi sayılamaz. Fakat bu sinyaller bir araya geldiğinde ve yetişkinler bu değişimi fark ettiğinde, rehberlik servisi, öğretmen ve aile arasında kurulacak sağlıklı bir iletişim köprüsü, olay gerçekleşmeden önce hayat kurtarabilir.
*
Burada eğitim sisteminin en zor göreviyle karşılaşıyoruz. Öğretmenin görevi sadece matematik, Türkçe veya fen bilgisi öğretmek olmadığı gibi ondan bir psikolog, güvenlik görevlisi ya da sosyal hizmet uzmanı olmasını beklemek de haksızlıktır. Asıl ihtiyaç, everyone'ın kendi uzmanlığını konuşturduğu ve bu rollerin birbirinden kopmadığı bir sistem tasarımıdır. Öğretmen öğrencideki değişimi fark eder, rehberlik servisi durumu değerlendirir, aile sürece dahil edilir ve gerektiğinde ilgili kurumlar devreye girer. Böyle bir mekanizma kurulmadığında herkes bir şeylerin yanlış gittiğini hisseder ama kimse büyük resmi gömez. En büyük risk de budur: Parçaların herkesin elinde olması ama kimsenin bunları bir araya getirememesi.
*
Bir diğer gerçek ise şiddetin yalnızca okulun içinde üretilmediğidir. Çocuk okuldan çıktığı an başka bir dünyaya adım atıyor. Sosyal medya, video platformları, çevrim içi gruplar ve şiddeti sıradanlaştıran içerikler bugün gençlerin hayatının merkezinde yer alıyor. Küresel ölçekte yapılan araştırmalar, bazı okul saldırganlarının geçmişteki olaylardan ve onların dijital ayak izlerinden etkilendiğini gösteriyor. Bu nedenle bir saldırının ardından yalnızca “Bu çocuk bunu neden yaptı?” diye sormak yetersiz kalır. “Bu davranış biçimi nasıl bu kadar görünür oldu, nasıl yayıldı ve başka bir genç için nasıl bir modele dönüştü?” sorularını da sormak zorundayız. Çünkü şiddet, artık kültürel ve dijital dünyada hızla dolaşıma giriyor.
*
Fakat tüm bunları konuşurken çok hassas bir dengeyi korumamız şart. Çocukları korkuyla yönetmek, okuldaki herkesi potansiyel bir tehdit gibi görmek ya da eğitim ortamını bir açık cezaevine çevirmek çözüm değildir. Güvenli okul, öğrencinin her an izlendiğini ve denetlendiğini hissettiği yer değildir. Gerçekten güvenli olan okul; öğrencinin bir sorun yaşadığında bunu çekinmeden anlatabileceği, öğretmenine güvenebileceği, rehberlik servisine sığınabileceği ve yetişkinlerin sorunu küçümsemeden ele alacağını bildiği okuldur. Güvenlik ile özgürlük arasındaki dengeyi korumak, eğitim kurumlarının en büyük sorumluluğudur.
*
TBMM’de okul saldırılarının nedenlerinin araştırılması, kurumlar arası koordinasyon ve önleyici tedbirler gibi başlıkların gündeme alınması, meselenin münferit olaylardan çok daha büyük olduğunu kanıtlıyor. Burada önemli olan, her olaydan sonra birkaç gün süren ateşli tartışmalar yapıp ardından konuyu unutmak değil okullarda kalıcı, ölçülebilir ve kurumlar arasında tıkır tıkır işleyen bir erken müdahale kültürü oluşturabilmektir.
*
Bir okul saldırısı gerçekleştiğinde hepimiz aynı soruyu soruyoruz: “Bunu nasıl yapabildi?” Belki de artık bu sorunun yanına yenisini eklemeliyiz: “Bu noktaya gelene kadar neleri göremedik?” Bu soru kimseyi suçlamak için değil sistemin nerede zayıf kaldığını anlamak için sorulmalı. Bazı olaylar gerçekten öngörülemezdir ve hiçbir sistem tüm riskleri sıfırlayamaz. Fakat öngörülemeyen anlık parlamalar ile işaretleri zaman içinde biriken olayları birbirinden ayırmak mümkündür. Eğitim, rehberlik, aile ve sosyal hizmet mekanizmalarını birbirine bağlamak bizim elimizde.
*
Okul güvenliği konusundaki en büyük yanılgımız, güvenliği yalnızca saldırı anında aramaktır. Oysa gerçek güvenlik, olay olduktan sonra kapıları kilitlemekle değil olay henüz fikir aşamasındayken çocukların hayatına dokunabilmekle başlar. Bir öğrencinin sessizliğini fark etmek, arkadaşından uzaklaşmasını önemsemek, öfkesini küçümsememek ve yardım istediğinde doğru kişileri aynı masada buluşturmak... Bunların hiçbiri manşet olacak kadar büyük işler gibi görünmeyebilir. Fakat büyük felaketlerin önündeki en güçlü setler, tam da kimsenin ruhunun duymadığı bu küçük ve sıradan müdahalelerden oluşur.
*
Sonuçta mesele sadece okul kapısına bariyerler yığmak değil. Mesele, şiddetin o kapıya kadar gelmesini engelleyecek bir toplumsal düzen ve eğitim iklimi inşa edebilmektir. Bazı felaketler ansızın gelir fakat bazıları, biz kafamızı çevirdiğimiz için büyür. Eğitim sisteminin asıl başarısı da tam burada gizlidir: Son acı cümleyi okumak zorunda kalmadan, hikâyenin yönünü değiştirebilmekte.
Next