Geçen hafta bir dostla oturduk, laf lafı açtı. Balzac’ın o eski ama eskimeyen Çalışanın Fizyolojisi kitabından, bir de şu meşhur Peter İlkesi’nden dem vurduk biraz. Hani şu modern ofislerin hantal koridorlarında insanın dönüp dolaşıp kendi beceriksizlik sınırına tosladığı, sonra da o koltuğa çakılıp kaldığı o meşhur teorem...Tam bunu konuşurken mesele geldi bugünün o steril, o aşırı cilalanmış dünyasına dayandı. Sistemin bizi her sabah içine ittiği o kusursuz robotlaşma modelinden bahsediyorum.
Son zamanlarda etrafına bakınca sen de seziyor musun o tuhaflığı? Yapay zekâ hayatımızın tam göbeğine yerleştiğinden beri her yerde ürkütücü, pürüzsüz ve hatasız bir dünya tasarımı var. Her şey milimetrik planlı, her şey kurallara o kadar körü körüne uygun ki... Balzac’ın zamanında Paris ofislerinde görüp de nefret ettiği, o "sonsuz kâğıt kalabalığı üreten" memurların ruhsuz düzeni hortladı sanki. Şimdi her adımımız için bir kullanım kılavuzu, her kurduğumuz cümle için bir protokol var. İş tanımları upuzun, tekdüze ve alabildiğine yapay.
İşte modern dünyanın geldiği son nokta bu: Yeni nesil dijital bürokrasi. Sistem bizden tam olarak bunu istiyor; risk almayalım, kestirme yollardan gitmeyelim, hata yapmayalım. İnsan olduğumuzu unutalım, hissetmeyen birer mekanizmaya dönüşelim. Bizden kusursuz birer makine olmamızı bekliyorlar.
*
Fakat bu yapay, bu steril düzeni izlerken içimde bir yerlerde bir şeyler itiraz etti. Bizi bu kurumsal vahşetin ve yapay zekâ çağının ortasında gerçekten özel kılan şey mükemmelliğimiz falan olabilir mi? Asla. Bizi biz yapan şey dağınıklığımız, kurallara sığmayan o tatlı esnekliğimiz ve pratik zekâmız.
Bir durup düşünsene; hayatı ve çıkardığımız işleri gerçekten samimi ve yaşanır kılan şey nedir? Teslim tarihine dakika kala, o koşturmacanın içinde bıraktığımız aceleci izler bence. Kuralları hafifçe esnetme becerimiz, zorda kalınca parıldayan o pratik aklımız ve o işin arkasında yatan uykusuz gecelerin yorgunluğu... Sistem bize sürekli o bitmek bilmeyen, hantal raporlama yollarını ve o sahte, robotik nezaketi dayatıyor. Oysa insan olmanın özü, o karmaşanın tam ortasından pratik bir çözüm çıkarıp hayatı devam ettirebilmektir. O kusursuz raporların, o soğuk duvarların arasına o çok insani, o hafif çaresiz ama samimi şerhi düşebilmek: "Şimdilik çalışıyor ya, gerisine sonra bakarız."
*
Peter İlkesi ve Balzac tam da bu yüzden bugün hâlâ dipdiri. Kurumsal hayat, bizi insansızlıktan çıkarıp steril bir formun içine hapsetmeye çalışıyor. Usulca yükselmemizi, sistemin hantal hiyerarşisinde görünmez olmamızı istiyorlar.
Oysa bizi insan yapan, o çarkın kusursuz işleyen bir dişlisi olmak yerine aradaki o nizami olmayan, dağınık boşluklarımızdır. Uzun ve sıkıcı teoriler arasında boğulmaktansa pratik bir kestirmeyle sonuca ulaşma hırsımızdır.Bugün insanı bir robota, hayatı ise pürüzsüz bir algoritmaya dönüştürmeye yemin etmiş devasa bir düzenle karşı karşıyayız. Umarım çok geçmeden, o plazalarda ve ofislerde makineleştirilen insanları yeniden insansılaştırma formülünü buluruz. Onlara hata yapma, eksik bırakma ve dağınık olma hakkını yeniden teslim ederiz.Çünkü hayat, kuralları önceden yazılmış hatasız bir formül falan olamaz. Hatalarıyla geçici çözüleriyle ve o hiçbir zaman tamamlanmayacak sonra bakılacaklar listesiyle güzel olan; o dağınık, eksik ama sonuna kadar samimi insan hikâyesidir.