Amerika yerlileri, uzun süre yürüdükten sonra bir ağacın altına oturup dinlenirlermiş. Kendilerine neden durdukları ve neyi bekledikleri sorulduğunda şöyle derlermiş:

“Bedenimiz hızlandı, ruhumuz geride kaldı. Ruhumuzu bekliyoruz.”

Yazın kavurucu sıcağının kırılmaya yüz tuttuğu, Gelawêj yıldızının gökyüzünde parladığı günlerde, bizim de beklediğimiz o ruhlar, yüreğimizi parça parça ederek bize ulaştılar. Peki, biz o ruha nasıl ulaşacağız?

Onlar; dağların ardındaki derin vadilerden, ölümün dolaştığı uçsuz bucaksız ovalardan, yeniden doğuşun rahmini andıran mağaralardan, bütün canlılara gölge olan ulu ağaçların altından, gökyüzüne yalnızca bir karış uzaklıktaki dağ zirvelerinden, doğanın damarları gibi uzanan patikalardan, yaşamın yurdu olan ormanlardan ve bu dünyadan başka bir dünyaya açılan tünellerden geleceklerdi.

Gelmediler.

Ama son sözleri hâlâ bütün vadilerde yankılanıyor.

Son adımlarının izi hâlâ o ovada duruyor. Soğuk mağaranın, sırtlarını dayadıkları duvarı hâlâ sıcak. O ulu ağaç, onları yeniden kar, yağmur ve güneşten koruyabilmek için yapraklarını dökmemeye yemin etmiş. Dağın zirvesi, onların yeniden geleceği umuduyla yıldızların üzerine konmasına izin vermiyor.

Küller içindeki patika, izlerini kimse bulamasın diye başını eğmiş bekliyor. O ormandaki bütün ağaçlar nöbete durmuş; onlar geldiğinde birkaç ağacın uyanık ve hazır bulunması için birbirlerine nöbet devrediyorlar.

Hz. Nuh bile gemisini yapmayı bırakmış; bütün canlıları, insanlığın Buzul Çağı’ndan beri korunduğu sığınağa dönüşen o tünele çağırıyor.

Bir volkanın patlaması gibi…

Nasıl ki volkanın ağzından fışkıran ateş ve lavlar gökyüzüne ve yeryüzüne yayılırsa, bugün bizim yanımızdaki her ova, her vadi, her düzlük, her yayla, her dağ, her zirve, her orman, her kaynak ve her nehir birer volkana dönüşmüş durumda.

Ateşleri Kürdistan’ın bütün şehirlerine, ilçelerine ve köylerine yayıldı.

Bu ateşler şehirleri önüne kattı.

Ne parklara ne meydanlara, ne yas evlerine ne de taziye çadırlarına sığdılar.

Peki, çerçevelerin içindeki fotoğrafların kokusu olur mu?

Olur.

Çünkü o fotoğraflardaki her biriniz birer gül, birer çiçektiniz. Size baktığımızda kokunuzu duyuyor, sonra başka bir fotoğrafa geçiyorduk. Sizin kokunuzu ve selamınızı bir başka fotoğrafa bırakıyorduk.

Geceleri rüyalarında bile birbirlerine ulaşamayan insanlar, bugün fotoğraflarda yan yana duruyor.

Biliyoruz; cesaretiniz gecelerden de rüyalardan da büyüktü. Biliyoruz; siz rüyalarda bile yolunuzu kaybetmediniz, gecelerde bile kaybolmadınız.

Öyleyse bırakın rüyalar ve geceler sizden öğrensin.

Bırakın herkes görsün; yiğit kadınlar ve erkekler, boynumuza geçirilmek istenen ateş halkasını nasıl kırdılar; üzerimize giydirilmek istenen demir gömleği nasıl parça parça ettiler.

Biz sizi kollarımızın arasına, kalbimizin yerine sakladık.

Hepimiz, sizi sakladığımız o kolların arasındaki göğüslerin üzerine bir avuç toprak attık. O avuç topraklar birer tümülüse dönüştü.

Sizi bir daha hiç kimse kollarımızın arasından çıkaramasın diye…

Kollarımızı kırmak isteyenler, o tümülüslerin toprağının altında kalsın.

Ve onların üzerine o toprak olsun.

Şimdi mevsimler değişiyor.

Ovalar erkenden sararıyor. Vadiler yavaş yavaş kırmızıya ve sarıya bürünüyor. Mevsimler güçlü değil ama biz onların ağzını bağlayacağız.

Bırakalım zaman ve yıllar sınırlarını bilsin; sizi sırtından hiçbir zaman indirmesin.

Son bakışlarınız, zamanın ve yılların boğazında öyle bir düğüm olsun ki sonsuza kadar çözülemesin; ne açabilsinler, ne yutabilsinler, ne de dışarı çıkarabilsinler.

Bırakın şimdi zaman çözülsün.

Gölgenin karanlığı kırılsın, ışık ince ince süzülsün, ateş yeniden parlasın.

Gece olduğunda üzerine katran renginde elbisesini giyen o mavi gökyüzü, maviliğinden daha mavi bir hüzne bürünsün.

Ama bu; ağlayan, kırılmış, çaresiz ve yurtsuz bir yas olmasın.

Bu, hafızamızı ve özgürlük ufkuna olan inancımızı daha da yeşerten bir yas olsun.

İzlerinizi hafızamıza kazıyan, tek bir harfinizi bile yere düşürmemize izin vermeyen bir yas…

Adınızın yazılı olduğu her kar tanesi, gururla başınızın üzerine konsun.

Toprağın susuzluğunu gideren her yağmur damlası, saçlarınızda bir annenin eli olsun.

Ormanların arasında dolaşan her rüzgâr, alnınızdaki teri silen bir serinlik olsun.

Siz karı, yağmuru ve rüzgârı bekleyenlersiniz.

Biz de sizi, karı, yağmuru ve rüzgârı bekliyoruz.

Ama sizi bir yolun, bir kervanın ya da kapalı bir kapının önünde bekleyen insanlar gibi beklemeyeceğiz.

Kurumuş toprağın üzerine düşen ilk yağmur gibi bekleyeceğiz sizi.

Yılların yorgunluğuyla değil, pencerelerin ardında büyüyen bir hüzünle değil; gecenin bağrında yanmaya devam eden, büyüyen ve karanlığı yaran bir ateşle bekleyeceğiz.

Kadim bir ağacın suyu bekleyen kökleri gibi, kayaların derinliklerinde sizi bekleyeceğiz.

Gittiğiniz her yol yeniden ışığın izine çıksın.

Sesiniz, dağın bağrından yükselen eski bir türkü gibi kayalarda ve vadilerde yankılansın.

Siz gelene kadar esen her rüzgâr, gökyüzünden geçen her kuş ve geceyi yaran her yıldız sizin selamınız olsun.

Şahmeran’ın Bekleyişi

Şahmeran efsanesine göre, Şahmeran’ın hüküm sürdüğü yeraltındaki yılanlar onun öldüğünü henüz bilmiyorlarmış.

Şahmeran, yeraltındaki sarayından ayrılırken yılanlara önce hamama, ardından da bir düğüne gideceğini söylemiş. Yılanlar her defasında kulaklarını açıp davul sesinin gelip gelmediğini dinlemişler.

Davulun sesi duyulduğunda:

“Demek ki düğün devam ediyor.”

deyip Şahmeran’ı beklemeyi sürdürmüşler.

Efsaneye göre davulun sesi kesildiğinde yılanlar Şahmeran’ın öldüğünü anlayacak. Onun intikamını almak için yeryüzüne çıkacak, her yeri ele geçirecek ve kıyamet o zaman başlayacak.

Ama eğer bir kıyamet kopacaksa, bunun sebebi davul sesinin susması olmayacak.

Bizim asıl kıyametimiz, sizin fotoğraflarınızdaki o bakışları unuttuğumuz gün kopacak.

O bakışlar artık kalbimize saplanan birer kıymık olmaktan çıktığında…

Sizi hatırlamaktan vazgeçtiğimizde…

Adınızı, sesinizi, yüzünüzü ve ardınızda bıraktığınız izi hafızamızdan sildiğimizde…

İşte asıl büyük kıyamet o gün başlayacak.