Hayat bazen insanı yaşadıklarından çok, yaşayamadıklarının hesabıyla karşı karşıya bırakır. Yıllar geçer, yüzler değişir, sokaklar eskir ama insanın içinde tamamlanamayan bir hikâye hep aynı yerde durur. Çünkü zaman her şeyi eskitebilir; fakat hiçbir şeyi bütünüyle geride bırakamaz.

İnsan, yaşadığı her şeyden biraz eksilerek çıkar. Bir vedanın ardından başka türlü konuşur, bir hayal kırıklığından sonra dünyaya farklı bakar. Önceleri büyük anlamlar yüklediği şeyler küçülür, önemsiz sandıkları ise hayatının ortasına yerleşir. Belki de büyümek, kayıpların insanda neye dönüştüğünü anlamaktır.

Bugünün en büyük yorgunluğu, hiçbir şeyin artık şaşırtmamasıdır. Acılar birbirine benziyor, sevinçler kısa sürüyor, itirazlar alışkanlığa dönüşüyor. İnsan, başına gelenlere bile zamanla seyirci kalabiliyor. Değiştirmek istediği dünyaya uyum sağlarken kendi içindeki bazı şeyleri sessizce kaybediyor.

Oysa herkesin içinde kimseye göstermediği bir itiraz vardır. Söylenememiş sözlerin, yarım kalmış kararların ve geri dönülmesi mümkün olmayan yolların biriktirdiği sessiz bir itiraz… İnsan kendisini anlatmak için kelimeler ararken, çoğu zaman kelimelerin yetersiz kaldığı yere varır. Çünkü bazı yaraların dili yoktur; yalnızca insanın bakışlarına ve suskunluğuna yerleşirler.

Dünya ise bu eksilmeyi önemsemez. Herkese bir rol, her acıya bir isim, her itiraza bir gerekçe bulur. Kalabalıklar hakikatin yerini aldığında, yalanın kendisini savunmasına bile gerek kalmaz. Tekrar edilen sözler zamanla gerçekmiş gibi kabul görür. İnsanlar olup biteni anlamaktan çok, kendilerine anlatılanlara alışır. En büyük kayıplardan biri de gerçeğin karşısında şaşırma yeteneğini yitirmektir.

Hafıza tam da burada önem kazanır. Çünkü unutmak her zaman iyileşmek değildir. Bazen unutulan, hesabı sorulmamış bir geçmişin üzeridir. Şehirlerin değişen yüzlerinde, terk edilmiş evlerde ve adı silinen sokaklarda bir zamanlar kimlerin yaşadığını hatırlamak gerekir. Geçmişiyle yüzleşemeyen insanın geleceği de başkalarının kurduğu cümlelere teslim olur.

Belki de bu yüzden insan zamanla kendi hayatına yabancılaşır. Bir zamanlar uğruna yürüdüğü yolları tanıyamaz, kendisini heyecanlandıran düşüncelere uzaktan bakar. Geçmişine dönemeyen, geleceğine de güvenemeyen insan, iki zamanın arasında kendisini yeniden anlamlandırmaya çalışır.

Yine de bütün bu yorgunluğun içinde vazgeçilmeyen bir ihtimal vardır: yeniden başlayabilmek. Bazen bir karşılaşmada, bazen beklenmedik bir sözde, bazen de uzun zamandır kapalı tuttuğu bir pencereyi açtığında insan kendisini yeniden hatırlar. Çünkü bütün kırılmalarına rağmen insan, kendisine yeni bir yol açabilecek kadar şaşırtıcıdır.

Belki mesele, geçen yılları geri getirmek değil; geride kalan yılların bizi nasıl değiştirdiğini anlayabilmektir. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışırken insanın kendisine yetişmesi giderek zorlaşıyor. Oysa en uzun yol, insanın kendi içinden geçerek ulaştığı yoldur.

İnsan bazen dünyayı değiştiremediği için değil, dünyanın içinde kendisinden ne kadar uzaklaştığını fark ettiği için yorulur. Belki de asıl mesele, hayatın neresinde kaldığımız değil; bütün bunların arasında kendimizden geriye ne bıraktığımızdır.