Toplumsal hafıza, yalnızca devletin yazdığı bir hikâyeyle oluşmaz. Aynı hikâyenin içinde çok sayıda tanığın, farklı acıların, farklı hatıraların ve farklı anlatıların bulunması gerekir. Bu nedenle ortak hafıza, herkesin aynı şeyi hatırlaması değildir. Ortak hafıza, birbirimizin hatırlama hakkını tanımaktır. Belki de barış içinde bir arada yaşamanın en zor unsurlarından biri budur: “Senin acını tanıyorum ama kendi acımı da unutmayacağım.”
Benjamin Button’ın hikâyesinde zaman tersine işler. İnsan yaşlı olarak dünyaya gelir, gençliğe ve çocukluğa doğru ilerler. Ancak gerçek hayat Benjamin Button’ınki gibi değildir. Toplum, yaşadığı acıları geriye saramaz. Öldürülenleri geri getiremez, yakılan evleri ilk günkü hâline döndüremez, insanların cezaevlerinde geçirdiği yılları geri veremez. Köyünden sürülen bir çocuğa çocukluğunu yeniden yaşatamaz.
İşte bu nedenle barışın en zor aşaması, çatışma sona erdikten sonra başlar.
Geçmişi geri getiremeyiz. Ancak geçmişin yeniden yaşanmasını önleyerek huzurlu bir gelecek kurabiliriz. Bu yüzden silahların susması barışın sonu değil, en zor aşamasının başlangıcıdır.
Dünyadaki çatışma çözümü deneyimlerinin yöntemleri farklı olsa da ortak bir noktaları vardır: Barış, yalnızca silahlı tarafların uzlaşmasından ibaret değildir. Toplumun geçmişiyle nasıl yüzleşeceği, mağdurların nasıl tanınacağı, kayıpların nasıl bulunacağı ve yeni kuşakların gelecekle nasıl bir ilişki kuracağı da barışın ayrılmaz parçalarıdır.
Çatışma sonrası toplumun ilk ihtiyacı unutmak değil, bilmektir. Kim öldürüldü, kim kayboldu, kim yerinden edildi, hangi köy neden boşaltıldı ve yakıldı, kim yıllarca cezaevinde kaldı, hangi kurum hangi kararı aldı, hangi mezar hâlâ bulunamadı?
Bunlar yalnızca tarihçilerin soruları değildir. Bugün hâlâ yaşayan insanların sorularıdır. Kolombiya deneyimi, hakikat komisyonlarının, kayıpları bulmaya yönelik mekanizmaların, özel adalet mekanizmalarının ve tazmin programlarının aynı toplumsal dönüşüm sürecinin parçaları olarak ele alınabileceğini gösteriyor. Ancak hakikatin ortaya çıkarılması tek başına mucize yaratmaz. Adalet, telafi, toplumsal ve psikolojik destek ile toplumsal değişim olmadan hakikatin açığa çıkarılması yeni yaralar da açabilir.
Bir insanın öldürüldüğünü bilmekle nerede ve nasıl öldürüldüğünü bilmek aynı şey değildir. Bir insanın mezarının yerini bilmekle yıllarca “Acaba hâlâ yaşıyor mu?” sorusuyla yaşamak da aynı şey değildir. Bu nedenle kayıplar meselesi yalnızca teknik ve adli bir dosya olarak görülemez. DNA incelemeleri, arşivlerin açılması, mezarların araştırılması ve ailelerin bilgilendirilmesi toplumsal iyileşmenin temel unsurlarından biri olmalıdır. Çünkü bazı aileler için savaş, silahlar sustuğunda bile bitmez.
Zorla yerinden edilen bir insan yalnızca evini kaybetmez. Toprağını, komşularını, mezarlığını, çocukluk anılarını ve toplumsal çevresini de kaybeder. Bu nedenle eve dönüş, yalnızca bir evin anahtarını teslim etmek değildir. İnsanların hayatlarını yeniden kurabilmelerini sağlamaktır. Toprak, konut, eğitim, sağlık, geçim kaynakları, altyapı ve güvenlik önemlidir. Ancak bunların yanında aidiyet duygusunun da yeniden inşa edilmesi gerekir.
Yıllarca cezaevinde kalmış bir insan için tahliye, hukuki bir olaydır. Ancak toplumsal, psikolojik ve ekonomik hayata dönüş uzun bir süreçtir. Yıllar sonra cezaevinden çıkan bir insanın ailesi değişmiş, çocukları büyümüş, mesleği kaybolmuş ve ilişkileri dağılmış olabilir. Bu nedenle özgürlük, yalnızca cezaevi kapılarının açılması değildir. Özgürlük, insanın hayatını yeniden kurabilmesidir. Bu durum, cezaevindeki insanların aileleri için de geçerlidir. Çünkü uzun süreli tutukluluk yalnızca içerideki insanın değil, dışarıdaki ailesinin hayatını da değiştirir.
Bir acı başka bir acının karşısına konulmamalı
Çatışmanın tarafları farklı olabilir. Asker ailelerinin acısı vardır, gerilla ailelerinin acısı vardır, sivillerin, annelerin, çocukların ve yerinden edilen insanların acısı vardır. Bu acıları birbirleriyle kıyaslamak ve yarıştırmak barışın dili değildir; çatışmanın dilini sürdürmektir.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Mağduriyeti tanımak başka, cezai sorumluluğu belirlemek başkadır. Bir insanın acısını tanımak, başka birinin hukuki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde adalet talebi de başkalarının acısını tanımaya engel olmamalıdır.
Mağdurlara “Artık geçmişi geride bırakın” demek kolaydır. Ancak o geçmişi bizzat yaşamış insanlar için bu o kadar kolay değildir. Barış, herkesin çaresizlikten birbirini sevmesi değildir. Bazen barışın en gerçekçi amacı, birbirinden nefret eden insanların artık birbirini öldürmemek konusunda anlaşabilmesidir. Sonrasında zaman kendi işini yapabilir.
Savaşın çocuklara miras kalması
Bir çatışmanın gerçekten sona erip ermediğini anlamak için temel sorulardan biri şudur: Çatışma, çocukların zihninde ve hafızasında hâlâ devam ediyor mu?
Eğer bir çocuk babasının öldürülmesinden kaynaklanan öfke ve kinle büyüyorsa, kardeşinin kaybının yükünü taşıyorsa, ailesinin göç hikâyesini her gün dinliyorsa ve okulda diğer tarafın çocuklarını “düşman” olarak görüyorsa çatışma henüz bütünüyle sona ermemiş demektir.
Yeni kuşaklara düşmanlık mirası bırakmamak, barışın en uzun vadeli güvencelerinden biridir.
Barışın gerçek sınavı
Kürt meselesinde çözümün temel sorusu şudur: Şiddetin insanlar üzerinde bıraktığı yaraları birlikte nasıl iyileştireceğiz?
Çünkü silahların susması geçmişi ortadan kaldırmaz. Ancak hakikat, adalet, telafi, hafıza, yüzleşme ve yeni bir ortak yaşam iradesiyle geçmişin yükünü hafifletebiliriz.
Benjamin Button zamanı tersine çevirebilirdi. Biz bunu yapamayız. Öldürülenleri geri getiremeyiz, kaybedilen yılları geri veremeyiz. Ancak çocuklarımızın aynı acıları yeniden yaşamasını önleyebiliriz.
Bunun yolu geçmişi değiştirmekten değil, geçmişin geleceği esir almasına izin vermemekten geçiyor.
Next