Bir dönemin ruhunu anlamak için yalnızca ne yaşandığına değil, yaşananlara insanların nasıl tepki verdiğine de bakmak gerekir. Bugün yalanın sıradanlaştığı, hafızanın çıkar uğruna silindiği, kabalığın cesaret, acımasızlığın güç, milliyetçiliğin ise her türlü eşitsizliğe kılıf yapıldığı bir dönemden geçiyoruz.
Gerçek, yerini aidiyete bırakıyor. İnsanlar bir sözün doğruluğundan çok, kimin tarafından söylendiğiyle ilgileniyor. Dün savunulan ilkeler bugün bir makam uğruna terk ediliyor; dün birbirine hakaret edenler aynı safta buluşabiliyor. Tutarsızlık siyaset, unutmak erdem, hesap sormak saflık sayılıyor.
Bir toplumun çürümesi, yanlışların yapılmasıyla değil, yanlış yapanların artık utanmak ve hesap vermek zorunda olmadıklarına inanmasıyla başlar.
Bu çürümenin arkasında yalnızca ahlaki bir zafiyet yok. Yoksulluğun, güvencesizliğin ve geleceksizliğin kuşattığı insanlara öfkelerini doğru yere yöneltmeleri yerine, kendilerinden daha savunmasız olanları hedef almaları öğretiliyor. Sermayenin ayrıcalıkları tartışılmıyor; göçmenler, kadınlar, Kürtler ve LGBTİ+’lar günah keçisine dönüştürülüyor.
İnsana kendi hayatını değiştirme gücü verilmiyor, başkasının hayatını kısıtlama yetkisi vaat ediliyor. Kendi geleceği üzerinde söz sahibi olamayan insan, başkasına hükmedebildiği ölçüde güçlü hissediyor. Yukarıya boyun eğip aşağıya zulmetmek, bir tür başarı hikâyesine dönüşüyor.
Milliyetçilik bu çaresizliğe hazır bir üstünlük duygusu sunuyor. Ayrımcılık vatanseverlik, itaat sadakat, eleştiri ihanet diye pazarlanıyor. Oysa bir ülkeyi sevmek, devletin her kararını savunmak değil, o ülkede yaşayan herkesin haklarını koruyabilmektir.
Almanya’da AfD, Fransa’da Le Pen çizgisi, ABD’de Trump, İtalya’da Meloni, Arjantin’de Milei ve Brezilya’da Bolsonaro siyaseti, farklı koşullarda yükselen otoriter sağın ortak eğilimlerini gösteriyor. Göçmenleri hedef göstermek, eşitlik taleplerini tehdit saymak, muhalefeti gayrimeşru ilan etmek ve liderin denetlenmesini engel görmek bu eğilimlerin başlıcaları.
Liberal demokrasilerin ekonomik eşitsizlik karşısındaki başarısızlığı bu yükselişe zemin hazırlıyor. Sağ, insanların düzene duyduğu öfkeyi sahipleniyor ama düzenin ayrıcalıklarına dokunmuyor. Öfkeyi sömürüye değil, komşuya; eşitsizliğe değil, farklı olana yöneltiyor.
Türkiye’de de mesele yalnızca iktidardan ibaret değil. İktidara karşı olmak, kendiliğinden demokrat olmak anlamına gelmiyor. Kürtlerin eşitliğini, göçmenlerin haklarını, kadınların özgürlüğünü ve LGBTİ+’ların yaşam hakkını savunmayan bir muhalefet, iktidarın baskıcı anlayışını başka kelimelerle yeniden üretebilir.
Siyasi aktörler değişirken otoriter zihniyetin varlığını koruması mümkündür. Devleti hakların üzerinde tutan, güvenliği özgürlüğün önüne koyan, millî birlik adına farklılıkları bastırmayı meşru gören anlayış, farklı siyasi kimlikler altında yeniden karşımıza çıkabilir.
Hukuk kurumları da bu aşınmadan bağımsız değil. Hakların kimliklere, aidiyetlere ve siyasi makbullüğe göre dağıtıldığı yerde hukuk eşitliğin güvencesi olmaktan çıkar. Kurumlar yerinde durabilir ama işlevleri değişir; seçimler yapılabilir ama demokrasi içeriden boşaltılabilir.
Faşizm her zaman bir gecede gelmez. Önce dilimize, sonra alışkanlıklarımıza, ardından kurumlarımıza yerleşir. Bir hakarete gülündüğünde, bir ayrımcılık görmezden gelindiğinde, bir insanın acısı önemsiz sayıldığında kendisine alan açar.
Bugünün en büyük tehlikesi yalnızca otoriter liderlerin yükselişi değil, onlara karşı çıkması gerekenlerin de onların dilini, düşmanlarını ve yöntemlerini benimsemesidir.
Faşizm, başkasının özgürlüğünden vazgeçmenin kendi özgürlüğümüzü koruyacağını sandığımız yerde güçlenir.
Bu nedenle mücadele yalnızca iktidarı değiştirmekle sınırlanamaz. Gerçeği savunmak, hafızayı canlı tutmak, eşitliği pazarlık konusu yapmamak ve bize benzemeyenlerin haklarını da korumak gerekir.
Çünkü bir ülkenin karanlığa sürüklenmesi yalnızca kötülerin güçlenmesiyle değil, iyilerin susmasıyla, haklıların yalnızlaşmasıyla ve toplumun adaletsizliğe alışmasıyla da mümkündür.
Faşizmin ayak sesleri kapıda değil yalnızca; bazen gündelik hayatımızın içinde, sessizliğimizde ve kabullerimizde. Onu durdurmak, önce bu çürümeyi normal görmeyi reddetmekle başlar.
Next