Bazı kitaplar okunmaz, insanın içinde yeniden yaşanır.
Yıllar sonra aynı sayfalara döndüğünüzde karşınıza artık yalnızca yazarın anlattığı hikâye çıkmaz. Bir cümlenin arasında çocukluğunuz belirir, unutulduğunu sandığınız bir sokak yeniden görünür, yıllardır duymadığınız bir ses odanın içinde dolaşmaya başlar. O andan sonra kitap, bir başkasının hayatını anlatan metin olmaktan çıkar; insanın kendi hafızasında yaptığı uzun ve yorucu bir yürüyüşe dönüşür.
Benim için de bazı kitapların anlamı zamanla değişti.
Gençken yalnızca bir hikâye sandığım şeylerin, aslında hayatımın çok daha derin bir yerinde karşılığının bulunduğunu sonradan anladım. O yıllarda dünyanın bütün ağırlığını taşıdığımı sanmıyordum. İnsan gençken yaşadıklarının geçip gideceğine inanıyor. Oysa bazı şeyler geçmiyor. Yalnızca biçim değiştiriyor.
Bir zamanlar gecenin sessizliğini yaran bir ses, yıllar sonra bir kitabın sayfasında karşınıza çıkıyor.
Bir sokak, bir ağaç, uzaklardan gelen bir kuş sesi…
Ve birden çocukluğunuzun içine düşüyorsunuz.
Benim çocukluğumda gecenin kendine ait bir sessizliği vardı. Fakat o sessizlik hiçbir zaman bütünüyle sessiz değildi. Uzaklardan gelen sesler, ansızın kesilen konuşmalar, büyüklerin yüzündeki açıklayamadığımız endişe, sabahları sokakta karşılaştığımız izler… Çocuk aklı bunların hiçbirine tam anlam veremiyordu. Ama insan büyüdükçe, o günlerin anlamını hafızasının karanlık odalarında yeniden kurmaya başlıyor.
Bazı sabahlar çocukluğumuzun bütün gecelerinden daha uzun sürüyor.
Yıllar sonra anlıyorsunuz ki insanın hafızası bir arşiv değil. Düzenli rafları, numaralanmış dosyaları yok. Daha çok karanlık bir patika gibi. Bir anının peşinden giderken kendinizi başka bir anının içinde buluyorsunuz. Unuttuğunuzu sandığınız bir ayrıntı çıkıyor karşınıza. Bir koku, bir kelime, bir yüz, eski bir eşya… Ve yıllardır kapalı duran bir kapı sessizce açılıyor.
O kapının ardında bazen kendinizi değil, bıraktığınız çocuğu buluyorsunuz.
Belki de insanın asıl ağırlığı burada başlıyor.
Çünkü geçmiş yalnızca güzel anılardan oluşmuyor. Kaybettiklerimiz, söyleyemediklerimiz, anlayamadığımız halde yaşadıklarımız ve zamanında adını koyamadığımız acılar da bizimle birlikte büyüyor. İnsan yaş aldıkça bunlardan kurtulacağını düşünüyor. Oysa bazı yükler omuzdan inmiyor; yalnızca insan onları taşımayı öğreniyor.
Dil de bu yüklerden biri.
İnsan hangi dili konuşursa konuşsun, çocukluğunun dilini içinde taşır. İlk korkusunu hangi kelimeyle söylediğini, ilk sevincini hangi sesle anlattığını, annesinin kendisine nasıl seslendiğini unutmaz. Bazen yıllarca başka kelimelerin arasında yaşarsınız ama içinizdeki ilk kelimeler susmaz.
Çünkü dil yalnızca iletişim değildir.
Bir evdir.
Bir çocukluk odasıdır.
Bir annenin sesi, bir babanın suskunluğu, sokaktan yükselen bir çağrı, akşamüstü eve dönmenin telaşıdır.
Belki bu yüzden bazı insanlar başka bir dilde yazarken bile içlerinde başka bir dilin ağırlığını taşırlar. Sözcükler değişir ama hafıza değişmez. İnsan bazen bir cümle kurarken yalnızca bugünü değil, geçmişte susturulmuş onlarca cümleyi de beraberinde taşır.
Ve yazmak biraz da o suskunlukların arasından kendine bir yol açmaktır.
Bazen geçmişe dönmek isteriz.
Ama geri dönmek, zamanı tersine çevirmek değildir. Çocukluğumuza yeniden sahip olmak, kaybettiklerimizi geri getirmek ya da yaşanmamış olanı yaşanmış hâle getirmek mümkün değildir. Geriye dönüşün başka bir anlamı vardır: Hatırlamak.
Hatırlamak, ölüme ve unutuluşa karşı insanın elinde kalan en sessiz direnme biçimlerinden biridir.
Yıllar önce kaybettiğiniz bir eşyanın bulunması gibi… Önemsiz görünen bir anının ansızın hatırlanması gibi… Bir şarkının sizi hiç beklemediğiniz bir sokağa götürmesi gibi…
Bir anlığına zaman yerinden oynar.
Ve siz, yıllar önce bıraktığınız yerde duran kendinizle yeniden karşılaşırsınız.
Fakat her hatırlayış iyileştirmez insanı.
Bazı hatıralar vardır; onları bulduğunuzda sevinmezsiniz. Çünkü bazı şeyleri unutmanın da bir sebebi vardır. Hafızanın kapısını açtığınızda yalnızca güzel günler çıkmaz karşınıza. Eksiklikler de çıkar. Kayıplar da. İçinizde tamamlanmamış cümleler de.
Belki bu yüzden geçmişe baktıkça insanın içindeki boşluk büyür.
Bir kuşun gökyüzünde bıraktığı boşluk gibi…
Gittiğinde geride görünmeyen ama hep orada duran bir eksiklik kalır.
Yıllar geçtikçe insan, hayatın yalnızca ileriye doğru akmadığını fark ediyor. Bazen bir adım ileri atarken içimizde onlarca adım geriye gidiyoruz. Yaşlanmak biraz da budur belki: Önünüzdeki yoldan çok, ardınızda bıraktığınız izleri görmeye başlamak.
Ve bir gün anlıyorsunuz:
İnsan geçmişinden kaçamıyor.
Çünkü geçmiş arkanızda değil.
Geçmiş, sizinle birlikte yürüyor.
Bazen bir kitapta, bazen bir şarkıda, bazen eski bir sokakta, bazen de gecenin sessizliğinde yeniden konuşuyor.
Belki yapabileceğimiz tek şey, o sesi susturmaya çalışmak değil.
Onu dinlemek.
Çünkü insanın kendisiyle barışması, çoğu zaman geçmişini değiştirmesiyle değil; geçmişinin hâlâ içinde yaşayan tarafına bakabilmesiyle başlıyor.
Ve bazı hikâyeler bitmiyor.
Sadece insan, onları taşımanın başka bir yolunu öğreniyor.
Next