Son zamanlarda bölgemizde artan şüpheli ölümler, ne yazık ki bir başka sorunu da beraberinde getiriyor: sorumsuz ve teyitsiz habercilik. Elinde bir telefon, yanında bir sosyal medya hesabı olan kimi kişiler, adeta “en iyi haberci benim” yarışına girerek, kesinliği olmayan bilgileri hızla servis ediyor. Özellikle şüpheli ölümleri, hiçbir resmi teyit olmadan “intihar” başlığıyla sunmak; kulaktan dolma iddiaları dramatize ederek paylaşmak, gazetecilik değil, açıkça toplumsal sorumluluktan kaçmaktır.
Bu tür paylaşımlar çoğu zaman bir gerçeği ortaya çıkarmaktan çok, kişisel egoları tatmin etmeye hizmet ediyor. Beğeni ve tıklanma uğruna, bir ailenin acısı, bir toplumun hassasiyeti hiçe sayılıyor. Oysa gazetecilik; hızla yarışmak değil, hakikatle buluşmaktır. Her duyduğunu yazmak değil, doğruluğunu teyit ettiğini kamuoyuna sunmaktır.
Bugün gelinen noktada, teyit edilmemiş her bilgi, dezenformasyonun kapısını aralamaktadır. Ve unutulmamalıdır ki dezenformasyon yalnızca etik bir sorun değil, aynı zamanda hukuki bir sorumluluktur. Bu bilinçle hareket etmeyenler, sadece mesleğe zarar vermekle kalmaz; toplumun psikolojisini de olumsuz etkiler. Özellikle şüpheli ölümler gibi hassas konularda kullanılan dil, yapılan yorumlar; aileler, gençler ve çocuklar üzerinde derin izler bırakabilir.
Gerçek gazeteci, hızlı olan değil; doğruyu sabırla araştıran, teyit eden ve etik ilkeler çerçevesinde sunandır. Belki bu yüzden kimi zaman “geç kalmış” gibi görünür. Ama aslında o, hakikatin izinde yürüyendir. Çünkü gazetecilik; duyumları değil, doğruları yazma mesleğidir.
Bu coğrafyada gazetecilik, yalnızca bir iş değildir. Aynı zamanda bir duruş, bir vicdan, bir yaşam biçimidir. Kalemini sorumlulukla kullananlar için bu meslek, sadece haber vermek değil; toplumu korumak, doğruyu savunmak ve gerçeğin izini sürmektir.
Unutulmamalıdır;
Bir haberin hızı değil, doğruluğu kıymetlidir. Ve bazen en büyük gazetecilik, neyi yazmamak gerektiğini de bilmektir Azizim..