Halep’ten sonra bu kez yolumuz Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil’e düştü. Savaşın gölgesinde yaşayan insanların en büyük gerçeği ise artık patlayan füzeleri bile “normal” karşılamaya başlamaları…
Geçen hafta yıllardır bitmeyen bir savaşın ortasında sessizliğe bürünmüş bir şehir olan Halep’teydim. Oradaki izlenimlerimi aktarmaya çalışmıştım. Bu hafta ise yolumuz Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil’e düştü.
Daha Habur Sınır Kapısı’nı geçer geçmez savaşın gölgesinin bu coğrafyada hâlâ ne kadar canlı olduğunu hissetmeye başlamıştık.

Eskiden Habur’dan çıkıp İbrahim Halil Sınır Kapısı’na geçtiğinizde işlemler çok kısa sürerdi. Pasaportlarımıza mühür vurulur, görevli memurlar “hayırlı yolculuklar” dileyerek bizi uğurlardı. Ancak bu kez durum pek de öyle olmadı.
Basın mensubu olduğumuzu öğrenir öğrenmez pasaportlarımız bizden alındı. Görevliler, “Beş dakika bekleyin, hemen geleceğiz” dediler. Fakat o beş dakika bir türlü bitmek bilmedi. Bekleyiş uzadıkça uzadı ve o kısa denilen süre tam üç saate dönüştü.

Sonradan öğrendik ki, biz Irak Kürdistan Bölgesi’ne giriş yapmadan kısa bir süre önce İçişleri Bakanlığı gazeteciler için akreditasyon şartı getirmişti. Sınır kapısındaki bekleyişimizin sebebi de buydu.
Neyse ki üç saatlik bekleyişin ardından işlemlerimizi tamamlayabildik. Böylece sınırı aşıp Erbil yollarına düşmüştük.
Malum, yaklaşık on gündür İsrail ve ABD ile İran arasında bir çatışma hali yaşanıyor. “Karşılıklı” demek ne kadar doğru, açıkçası bundan bile emin değilim. Çünkü İsrail ve ABD İran’a yönelik saldırılar gerçekleştirirken, İran ise ABD’nin doğrudan bulunmadığı yerlerde onun büyükelçiliklerinin ya da askerlerinin bulunduğu ülkelere yönelik saldırılar düzenliyor.
İşte o saldırılardan biri de dün gece Erbil’de kaldığımız konutun iki sokak ötesine düşmüştü.
İlk anda dışarıdan gelen sesi tam olarak anlayamamıştım. Ne olduğunu anlamaya çalışırken oğlum Fırat oldukça sakin bir ses tonuyla, sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi konuştu:
“Galiba yine yakına füze düştü.”

Bunu öyle sakin söyledi ki…
Sanki “Karşı komşunun çocukları yine kavga etti” ya da “Kapının ziline basıp kaçtılar” der gibi…
Sonra mutfağa gidip kaçak çayımı tazeledi, geldi yanıma oturdu. Biz de çay eşliğinde sohbet etmeye devam ettik.
Konuşurken anladım ki, evleri Erbil Havalimanı’na çok yakın olduğu için son bir haftadır bu tür saldırılara sık sık tanık olmuşlar. Hal böyle olunca da insanlar zamanla bunu hayatın sıradan bir parçası gibi görmeye başlamış.
İşte belki de en ürkütücü olan tam olarak buydu.
Bir savaş halini…
Bir füze sesini…
Bir patlamayı…
“Normal” kabul etmeye başlamak.
Ortadoğu’da yaşayan milyonlarca insanın kaderi ne yazık ki bu psikolojik eşiği aşmak oluyor. Çünkü insan, sürekli tekrar eden bir gerçekle yaşamak zorunda kaldığında onu kabullenmeye başlıyor.

Ve savaş, en çok da böyle zamanlarda kazanıyor.
Biz yine de umudu kaybetmeden yaşamaya devam ediyoruz azizim…
Belki bir gün bu kadim coğrafyada da barışın sesi, füzelerin sesinden daha güçlü çıkar.
Halil Azizoğlu
Irak Erbil / Mart 2026