Geçtiğimiz hafta, savaş öncesini de savaşın en karanlık anlarını da yaşamış; bugün ise savaş sonrasının yorgun nefesini içine çeken Halep’e misafir oldum. Aynı şehir değildi… Sokaklar değişmişti, binalar susmuştu, taşlar yorulmuştu. Ama değişmeyen tek bir şey vardı: İnsanların yüreğindeki misafir sevgisi. Yorgun ama içten bir tebessüm, bütün yıkıntıların arasından yine de kendine yol buluyordu.

Bu yolculuğu, kendi alanlarında uzman iki kıymetli isimle gerçekleştirdim: Avrupa Birliği projeleri uzmanları Dr. Jale Velibeyoğlu ve Murat Gönülalan. Onlar, Halep’i masa başından değil; bizzat yaşayarak bilen isimler. Özellikle Esad döneminde aylarca Halep’te yaşamış olan Dr. Jale Velibeyoğlu’nun hafızasında savaş öncesi sokakların sesi hâlâ canlı. Murat Gönülalan ise sahadaki gerçekliği rakamların değil, insanların gözlerinden okuyan bir uzman. Savaş öncesini, savaş sonrasını ve geleceğin Halep’ini konuştuk. Çünkü bir şehri anlamak için orada olmak gerekir. Onlar oradaydı. Şimdi de oradalar.

Birlikte Tarihi Halep Çarşısı’nı ve Halep Kalesi’ni gezdik. Bir zamanlar ticaretin, kültürün ve medeniyetin kalbi olan o sokaklar bugün yıkıntılar arasında ayakta kalmaya çalışıyor. Ama taşların hafızası var. O hafıza, insanın içine dokunan bir sessizlikle konuşuyor.

Türkiye menşeli sivil toplum örgütleri tarafından yürütülen projeleri yerinde görme fırsatımız oldu. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir koyun ırkını korumaya yönelik çalışma; savaşın gölgesinde zeytin üretmeye devam eden yaklaşık 500 çiftçiyle yürütülen projeler… Sürdürülebilirlik için kurulan kooperatif ve üretim tesisleri… O kooperatif üyelerinin koca yüreklerine misafir olduk.

Ve benim için çok özel bir an yaşandı: Henüz doğmamış olan Lavin’im adına, toprağa bereket ve barış niyetiyle bir zeytin fidanı hediye edildi. Savaş görmüş bir toprağa barışın fidanını dikmek… Belki de umudun en sade tarifiydi bu.

İdlib merkezde Zeytin projesi yöneticilerinden Abdülhamid kardeşimizin misafiri olarak yediğimiz Şuaybiyat tatlısının yanında edilen sohbeti anlatmadan geçemem. Darmadağın olmuş sokaklardan, yıkılmış binalardan, umutsuzluktan söz etmeyeceğim. Zaten herkes bunları anlatıyor. Ben başka bir şeyi anlatmak istiyorum.
Hiç iğrenç siyaset konuşulmuyor. Hiç politika yok. Hayat var. Mücadele var. Ayakta kalma çabası var.
Tekstil mağazalarından kebapçılara kadar her yerde hassas teraziler dikkatimi çekti. Merak ettim. Sonra alışveriş yaparken fark ettim: Para o kadar değersizleşmiş ki kimse saymıyor, tartarak hesaplıyor. Bir ülkenin ekonomik acısını bundan daha çarpıcı ne anlatabilir ki?

Ama tüm bunların ortasında bir hakikat daha var; Asıl olan din değil, ahlak. Asıl olan kimlik değil, karakter.
Ermeni Corc ile Müslüman Ahmed’in misafirperverliğinde bunu iliklerime kadar hissettim. Sokak lezzetlerinin tezgâhları bizi adeta çağırıyordu. Sipariş vermek için bildiğimiz tüm dilleri denedik; en sonunda Türkçe’de karar kıldık. O an yanımıza Corc yaklaştı ve İstanbul Türkçesiyle konuşmaya başladı. Sonradan öğrendik ki Corc Türkçe'yi Türkiye televizyonlarından öğrenmiş bizde öğrenmiş olduk ki bizim TV'lerde bazen güzel şeylere de sebep olabiliyorlar. Neyse siparişlerimizi verdik, ayaküstü yemeğimizi yedik, sohbet ettik.
Hesap istediğimizde Corc’un yüzünde bir ifade belirdi. Ama bizden önce davranan biri vardı. Yanımıza çekingen bir tavırla yaklaşan Ahmed, “Siz bizi yıllarca ülkenizde misafir ettiniz. Müsaadenizle ben hesabı ödedim. Lütfen kabul edin,” dedi ve sessizce uzaklaştı.
Corc’un içten içe hesabı kendisinin ödemek istemesine rağmen…
İşte Halep bu.
Yıkılmış binaların arasında dimdik duran insanlık.
Birileri savaşları dayatırken; sokak arasında bir adam, başka bir millete teşekkür etmek için cebindeki son parayı uzatıyor. Bir şehir suskun olabilir. Duvarları yıkılmış olabilir. Ama insanlığı ayaktaysa, o şehir hâlâ yaşıyor demektir.
Halep sessiz.
Halep yorgun.
Ama Halep hâlâ insan azizim..
Halil Azizoğlu
Halep ( Aleppo) Suriye Şubat 2026