Bir insan; temel haklarına ve yaşama saygınlığına erişebilmek için ne yapmalıdır? Kaç kez soyulduğunu ya da tecavüze uğradığını anlatmalı, bombanın altında kalmış çocuğunun bedeni için kaç kamera kayıtta olmalıdır?
Bu soru kimseyi endişelendirmesin; medya için bu sorunun sertliği önemsizdir. Çünkü her gün ekranlarımızı kaplayan o hümanist gazetecilik hikayeleri, aslında bu sorunun yanıtıdır.
*
Görünen o ki uluslararası arenada, konforlu koltuklarında oturan toplum mühendisleri ve politika yapıcılar için Orta Doğu’daki bir mültecinin ya da savaş mağdurunun insan sayılabilmesi için yeterince acı çektiğini ispatlaması gerekiyor. Yaşanan bu travmalar konfor avcıları için modern medya eliyle etkileşim malzemesi yapılarak ticari bir mala dönüşüyor.
*
Ne kadar vahşet, o kadar haber değeri; ne kadar gözyaşı, o kadar şefkat... Tıpkı üniversiteside hocalarımızın sıkça ifade ettiği gibi fazla kan, fazla reyting demektir.Geleneksel gazetecilik bazen savaş ve kriz bölgelerinde adeta bir ahlak tüccarı gibi çalışıyor. Katliamları, açlığı ve sürgünleri metropoldeki kitlelerin tüketebileceği boyutlara getirip servis ediyor.
*
Bir mağdurun ses bulabilmesi için önce onun politik geçmişinden, öfkesinden ve özne olma hakkından arındırılması gerekiyor. Sizden istenen; kendi felaketinizi bir tiyatro oyunu gibi saniye saniye anlatmanız, gözlerinizin içine oturan dehşeti sergilemeniz ama asla bu felaketi yaratan jeopolitik çarklara sövmemenizdir. Kamera yalnızca acınıza odaklanır, sebeplere değil.
*
Filistin’de, Irak’ta ya da Akdeniz’in ortasındaki mülteci botlarında yaşanan trajediler ancak politik olarak elverişli olduğu ölçüde haber bültenlerinde kendine yer bulabiliyor. Irak’ta IŞİD vahşetinden kaçan Yezidi kadınların yaşadıklarını dinleyen muhabirlerin, bu anlatıları birer haber başarısı olarak sunup ardından bölgeyi terk etmesi; kurbanın ise elinde hiçbir şey kalmadan öylece kalakalması gazetecilik değil duygusal bir gasptır.
*
Bugün, korkunç fotoğraflardan Gazze'deki canlı yayın katliamlarına kadar uzanan çizgide değişmeyen gerçek şu ki görüntünün varlığı artık eylemi doğurmuyor. Gazze'de yıllardır gözlerimizin önünde naklen yayınlanan vahşet, Batılı liderlerin silah sevkiyatlarını durdurmaya yetmedi.
*
Acı da reyting de yükseldi ama ölümler azalmadı. 20, 100, 40 bin... Haber odalarındaki soğuk hesaplamalar gün geçtikçe büyüyor ancak insanlığın vicdanındaki ibre yerinden kıpırdamıyor.Gerçekten koparılmış, saniyeler içinde ekranda kaydırılan ve bir şablona sıkıştırılmış haber; zihne bir anlığına çarpar ama ne yazık ki kalbe ulaşamadan yok olur.
*
Bizler dünyada olup biteni gerçekten öğrenmiyoruz. Aksine dünyadaki felaketlerin soğuk istatistikleriyle felç ediliyoruz.Çoğu zaman gazeteciliği bir kenara bırakıp sadece insan kalabilmenin ya da dehşeti anlatmanın başka bir yolunu aramalıyız. Çünkü savunmaya çalıştığımız insan onuru ancak bir travma yaşandığında hatırlanan ya da acının büyüklüğüne göre lütfedilen bir şey olamaz.
*
Haklar, insanın ne kadar acı çekebildiğine bakılmaksızın var olan sarsılmaz esaslardır.
İnsani gazetecilik; mağdurlara acımaktan ya da onları kutsallaştırıp steril birer nesneye dönüştürmekten kaçınmalıdır. Bize gereken şey
nesnellik masallarını bir kenara bırakıp felaketin arkasındaki küresel sistemleri, silah tüccarlarını ve politik mekanizmaları teşhir eden taraflı ama tutarlı bir dildir.
*
Gazetecilik, muktedirlerin duymak istemediği gerçekleri onların kulağına fısıldamak değil sessiz bırakılanlara, mücadele edebilmeleri için sistemin gerçeklerini haykırmaktır. Travmayı bir ticaret malı yapmaktan vazgeçmediğimiz sürece, okuduğumuz her haber ruhumuzu biraz daha çürütecek.