Bugün Cizre üzerine güzel şeyler yazmak isterdim.
Akşam güneşi Dicle'nin suyuna vurduğunda bakıra çalan o rengi anlatmayı; Cudi Dağı'nın sabahın ilk ışıklarıyla omuzlarına aldığı sisi, yavaşça şehrin üzerine bırakışını yazmayı; dar sokakların taş duvarlarında asılı duran yüzyıllık hatıraları, tandırdan yeni çıkmış ekmeğin kokusunun çocuk seslerine karışmasını...
*
Çünkü Cizre, yalnızca haritada bir nokta değildir. Taşına dokunduğunuzda geçmişi hissedersiniz. Rüzgârı bile boş esmez; her sokağında yarım kalmış bir hikâye dolaşır. Ama bugün bunları yazacak kadar hafif değildi içim. Sabahın ayazında sokaklarda yürürken gözüm binalardan çok insanlara takıldı. Bir dükkânın önünde iki işçi patronlarını bekliyordu. Biri telefonunun ekranında banka hesabını açıp kapatıyor, diğeri sessizce kaldırıma bakıyordu. Konuşmaları kısa, suskunlukları uzundu. Ay sonu, ikisinin de cebinden daha yakındı. Geçim derdi bazen insanı çalışmadığı için değil, çalıştığı hâlde ayakta kalamadığı için yoruyor.
*
Biraz ileride hastaneye doğru yürüyen iki emekçinin konuşmasına kulak misafiri oldum. Biri, aylar sonra güçlükle diş randevusu bulduğunu anlatıyordu. Ardından omuz silker gibi, sanki sıradan bir şey söylüyormuşçasına ekledi:
"Yıllardır çalışıyorum ama sigortam yok."
Yanındaki, "Sigortan yoksa nasıl fiş kestirdin?" derken bir yalanı mı yakalamaya çalışıyordu yoksa Genel Sağlık Sigortası'nın (GSS), Türkiye'de ikamet eden ve herhangi bir sosyal güvencesi olmayan kişilere sunduğu devlet güvencesinden habersiz miydi, bilmiyorum.
*
O an, Cizre'nin sokaklarında değil de siyah beyaz bir filmin içinde yürüyormuş gibi hissettim kendimi. Başrolünde alın teriyle yaşayan ama emeğinin karşılığını alamayan insanların olduğu uzun bir film... Sonra Kadri Abi çıktı karşıma. Eskiden nasırlı elleriyle sokak sokak dolaşırdı. Şimdi üç tekerlekli motorunun arkasına dizmiş meyve ve sebzelerini. Dışarıdan bakınca işi büyümüş gibi görünüyordu. Ama insan bazen aracını büyütüyor, yükünü değil. Mahallenin başından yükselen sesi hâlâ aynıydı.
*
Ekmeğini biraz daha büyütebilmek için her gün aynı sokaklardan yeniden geçiyordu. Onu izlerken düşündüm; belki de en çok yorulan insanlar, seslerini en çok duyurmak zorunda kalanlardır.
Derken aklıma İşgücü Uyum Programı (İUP) kapsamında istihdam edilen anneler geldi. Altı ay boyunca asgari ücretin bile altında bir gelirle evini ayakta tutmaya çalışan nice anne... Okullar kapanınca onlar da evlerine döndü. Bir çocuk için bu, annesiyle daha fazla vakit geçirmek demekti. Ama aynı çocuk, okul açıldığında annesinin yeniden işe çağrılıp çağrılmayacağını bilmiyordu. Bazı çocuklar oyuncak büyütmez. Bazı çocuklar belirsizlikle büyür. Ve belirsizlik, çocukluğun en sessiz hırsızıdır.
*
Tam bunları düşünürken hayatının baharında bir gencin ölüm haberini aldım. Acının en ağır olduğu anlardan biriydi. Ama beni ölüm kadar yaralayan başka bir şey daha vardı: Daha ambulansın sireni susmadan iki telefon havaya kalkmıştı. Birileri o acıyı yaşamıyor, kaydediyordu. İnsanlığın yerini ekranın aldığı bir çağdayız artık. Bazıları gözyaşı dökerken bazıları daha iyi açı yakalamanın peşindeydi. Sanki insanın son nefesi bile izlenme sayısına dönüşmüştü. Eskiden insanlar acının etrafında toplanırdı, şimdi ise ekranın etrafında.
İşte o an anladım... Bugün Cizre'nin en sıcak yanı güneşi değildi insanların omuzlarında taşıdığı görünmeyen yüklerdi. İşsizlik, geçim sıkıntısı, güvencesizlik, umutsuzluk...
*
Bunların hiçbirini termometre ölçemez ama her evin duvarı da bilir.
Bir de emlak meselesi var... Yirmi yıllık evlerin üç, dört, beş milyon liradan konuşulduğu bir şehirde yaşıyoruz. Birileri rahatça, "Paranın değeri kalmadı," diyor. Oysa mesele paranın değil, emeğin değeri. Çünkü aynı şehirde kırk yıl çalışıp hâlâ kirada yaşayan insanlar var. Aynı şehirde, çok daha kısa sürede büyük servetler edinenler de... İnsan bazen susarak daha çok şey anlatır.
*
Bütün bunlara rağmen Cizre ayakta. Dicle, yüzyıllardır olduğu gibi akmaya devam ediyor. Cudi, şehrin üzerine sessizce bakıyor. Taş evler, nice kuşağın sevincini de hüznünü de hafızasında saklıyor. Bu şehir, Melayê Cizîrî'nin dizelerini taşıyan kadim bir medeniyetin mirasıdır. Böylesine köklü bir geçmişe sahip bir kentin yalnızca geçim derdiyle anılması insanın yüreğini burkuyor.
Ben Cizre'yi seviyorum. Belki de bu yüzden canım yanıyor. Çünkü insan, yabancı olduğu yere değil, ait olduğu toprağa sitem eder.
*
Bir gün yine bu sokaklarda yürümek istiyorum. Patron bekleyen işçileri değil, emeğinin karşılığını alan insanları görmek... Sigortasız çalışan emekçileri değil, geleceğine güvenle bakan aileleri yazmak... Ay sonunu hesaplayan gençleri değil hayal kuran çocukları anlatmak... Telefonların ölüm görüntüsü çekmediği, insanların birbirinin acısına omuz verdiği bir Cizre'yi kaleme almak...
İşte o gün... Bu şehrin sıcaklığı yalnızca temmuz güneşinden ibaret olacak; insanların içini kavuran dertlerden değil.