150 yıldan beri arkeologlar, coğrafyacılar, jeologlar başta olmak üzere bilim insanları gezegenimizin yapısını inceleyerek başına gelen felaketleri bulmaya çalışıyorlar. Bu yüzden birçok bilim dalı bir araya gelip işbirliği yapıyor. İnsan tarihinde felaket kelimesi; deprem, sel, kasırga, hortum vb. kendisine zarar veren bir doğa olayını ifade ettiği için kötü olarak görülse de gezegenimizin kendisi, onun uydusu Ayın oluşumu aslında bir felaketler zincirinin ürünüdür. İnsan türü, ortaya çıkana kadar dünyada binlerce felaket meydana gelmiş ve insanlık bu felaketlerin sağladığı uygun koşullar sayesinde yaşama tutunmuştur. Bilimin elindeki son verilere göre; dünyamız 4,5 milyar yıl önce oluştu. 4.5 milyar yıldan bu yana onbinlerce doğa olayı meydana gelmiş ve bu yüzden iklimler, yaşamlar, yeryüzü şekilleri sürekli değişimlere uğramış, bu doğa olayları neticesinde bazen milyonlarca canlı türü yok olurken; sahneye yeni canlı türleri çıkmıştır. Kimi zaman da canlı türlerinin yüzde doksanı tamamen yok olmuştur. Bu büyük değişimlerden birisi de 66 milyon yıl önce yaşandı. Meksika’nın Yucatan Yarımadası’na çarpan bir göktaşı deyim yerindeyse dünyanın altını üstüne getirdi. Bu göktaşı dünyadaki tüm yaşamı değiştirmiş ve dünya tarihine keskin bir şekilde yön vermiştir. Göktaşı çarpmaya başladığı andan itibaren yıllarca sürecek etkiler yaratmıştır. Henüz insan türünün dünyaya arzı endam etmediği bir zamanda meydana gelen bu olay zamanın efendileri olan dinozorları gezegenden silip süpürdü. Göktaşının dünyaya çarptığı andan itibaren meydana gelen olayları kısaca şu şekilde açıklayabiliriz: Göktaşı yarımadaya çarptığı yerde 200 kilometrelik bir krater oluşturuyor. Göktaşının yeryüzüne çapma etkisi, 1945 yılında Hiroşima’ya atılan atom bombasının 10 milyar katı olduğu kabul ediliyor. Dev bir tsunami meydana geliyor ve dev dalgalar yüzlerce kilometre ötelere taşınıyor. Suya karışan ve sonra havaya yükselen sülfür(kükürt) atmosfere yayılıyor. Sülfürün atmosferde yayılması sonucu sıcaklık 25 derece düşer ve bu durum yıllarca devam eder, sıcaklık bu şekilde düşmeye devam edince birçok bölgede donma meydana gelir. Gittikçe bütün dünya iklimini değiştiren bu olay, canlı türlerinin %75’nin yok olmasına yol açıyor. Böylece yaklaşık 180 milyon yıl dünyaya hükmeden dinozorlar sahneden inerken; yok olan %75 canlı türünün içinde yer almayan memeliler yavaş yavaş hükmetmeye başladılar. Yani bu büyük felaket aslında insanların işine yaradı. Birileri için felaket birileri için yaşamın anahtarı olmuştur. İnsan türü, memelilerin hâkimiyetinden milyonlarca yıl sonra sahneye çıktılar. Bugünkü modern insana tam olarak benzemese de en eski kafatasları 2 milyon önceye tarihleniyor. Gezegenimizin başına gelen tek felaket elbette bu değil. Gezegenimiz çeşitli nedenlerden dolayı şu ana kadar beş büyük buzul çağı yaşadı. Bunlardan iki tanesi olan 2,4 milyar yıl önceki ile 700 milyon yıl önceki buzul çağlarında dünya tamamen buzullarla kaplanmış, okyanusların üzerinde 1 kilometreyi aşan buzul dağları oluşmuştur. Dünyanın o zamanki görüntüsü bir kartopunu andırdığından bilim insanları dünyaya kartopu dünya ismini takmışlardır. İnsan türünün tek gördüğü buzul çağı ise günümüzden 110 bin yıl önce başlayıp 18 bin yıl önce zirveyi gören ve 11 bin 700 yıl önce tamamen sona eren buzul çağıdır. Tamamen bitişi tarihsel olarak yaklaşık M.Ö. 10 bin yıllarına denk gelmektedir. O zamandan beri dünya giderek ısınmaktadır. Son buzul çağı felaketi sona erince günümüz insan kültürleri ortaya çıkmıştır. İnsanlık yavaş yavaş tarım üretimine geçmiş ve yerleşimler çoğalmıştır. Bazı araştırmalara göre dünyanın ısınması ile birlikte birçok yerde buzulların erimesiyle büyük seller meydana gelmiş ve yerleşim yerleri su altında kalmıştır. Kimi yerlerde bu büyük bir tufan meydana getirirken kimi yerlerde bu sınırlı olmuştur.
Şu ana kadar yazdıklarımız tamamen bilimsel araştırmalara dayanan bilgilerdir. Bundan sonrasını efsanelere bırakabiliriz. Kimi mitler toplumların binlerce yıllık tarihinden günümüze taşınırken kimileri de bizzat yazarlar tarafından oluşturulan fantastik öğelerden meydana gelir. Bir yazarın elinden çıkan bu kurguya George Martin’in Buz ve Ateşin Şarkısı’nı örnek verebiliriz. Bu kitabı 1991’de yazmaya başlayan yazar şu ana kadar kitabın beş kısmını yayınladı ve kitabı 35 yıldır yazmaya devam ediyor. 2011 yılında kitabın bir kısmının Taht Oyunları(Game of Thrones) ismiyle diziye uyarlanması kitabı daha da popüler hale getirdi. Kitapta bir nesil boyunca süren uzun bir kıştan bahsediliyor. (Dizide 1. Sezon 2. Bölümde evin dadısı anlatıyor.)Bir nesil süren bu kışta yağan karların uzunluğu 30 metreyi buluyor. Güneş yıllarca doğmadığı için dünya bir karanlık içinde debeleniyor. Çocuklar karanlıkta doğup, karanlıkta büyüyor ve karanlıkta ölüyorlardı. Krallar şatolarında, çobanlar barakalarda öldüler. Anneler çocuklarının açlıktan ölmelerini izlemek yerine onları boğarak öldürmeyi seçtiler. Bebekler ağlarken gözyaşlarının yanaklarında donduğunu hissettiler. O karanlık zamanda Ak Gezenler isimli tür ortaya çıktılar ve insan türünü katledip şehirleri, krallıkları yağmaladılar. Hikâyede görüldüğü gibi tamamen kurgu olsa da yazarın“ Uzun Gece” diye adlandırdığı dönem bize meteorun dünyaya çarpmasından sonraki zamanı hatırlatıyor. Yazarın yıllarca karanlıkta kalındığını söylemesi meteorun çarpmasından sonraki atmosferin sülfür ile kaplanması sonucu dünyaya yeterince güneş ışığı vurmadığı için dünyanın giderek karanlığa gömülmesini hatırlatıyor. Yine aynı şekilde yazarın bir nesil boyunca bu durumun sürmesini söylemesi yine bize meteor çarpmasından sonraki soğumanın yıllarca devam etmesini andırıyor. “ Uzun Gece”de dünyanın hakimleri olan krallar bile yenilmiş, şehirleri yağmalanmış ve saltanatları sona ermişti. Meteor çarpma zamanında da yukarıda açıklanıldığı gibi dünyanın hâkimleri, kralları olan dinozorlar yenilmiş ve devirleri sona ermişti. Ayrıntılara baktığımızda yine birçok benzerlik bulabiliriz.
Peki, bilime göre yaşanmış olan bir olay, bir kişi tarafından yazılan bir efsaneye kaynaklık edebiliyorsa, bir toplumun inandığı, anlattığı bir efsane neden daha önce yaşanmış bir olaya dayanmasın? Çoğu kaynak tufan olayının kaynağını Sümerler olarak göstermesi yanlıştır. Evet, Sümerlerde tufan efsanesi var, anlatılmış ve tabletlere yazılı olarak geçirilmiştir. Kutsal kitaplarda da yine geçmiştir. Ancak Sümerler gibi aslında birçok toplumda tufan olayı bulunuyor. Eski Yunanlılarda benzer bir tufan hadisesi mevcuttur. İskandinav toplumlarda da bir tufan olayı bulunuyor. Hatta bunlardan çok uzak bir coğrafya olan Avustralya kıtasında bile bir tufan hadisesi mevcuttur. Yine İran kökenli bir efsaneye göre korkunç bir kış mevsiminde o kadar çok kar birikir ki dünya ısınmaya başlayınca bu karlar erir ve bu durum büyük bir tufana yol açmıştır. Hatta tüm dünya su altında kalmıştır. Görüldüğü gibi dünyanın çok farklı coğrafyalarında benzer bir şekilde tufan hikâyeleri olduğunu görüyoruz. Peki, bunlar tesadüf olabilir mi ya da tüm bu farklı coğrafyadaki tufan hikâyeleri sadece bir hikâyeden türemiş olabilir mi? Eğer sadece birkaç yakın bölgede bu tufan hikâyesi olsaydı belki de hepsinin tek bir kaynaktan türediği fikri savunulabilirdi. Ama Avustralya kıtasında dünyanın geri kalanından izole bir şekilde yaşayan Aborjinlerde bile bu tufan hikâyesi varsa o zaman başka bir ihtimale gitmeliyiz. Bu ihtimal, ilk başta anlatıldığı şekliyle; son buzul çağının sona ermesi ve buzulların erimesi ile dünyanın birçok bölgesinin su altında kalması ihtimalidir. Çok farklı coğrafyalarda benzer hikâyenin mevcut olmasının en mantıklı açıklaması budur. Farklı coğrafyalarda benzer şekilde meydana gelen bu tufanlar o toplumların hafızasında binlerce yılda değişe değişe günümüze gelmiştir. Bu örnekten yola çıktığımızda günlük hayatta hayatımızda yer bulan ya da toplumlarımızın hafızasında yer edinen birçok efsanenin aslında tarihsel olarak yaşanmış bir olayın binlerce yılda anlatıldıkça günümüze farklı şekillerde geldiği sonucunu çıkarabiliriz. Bir düşünelim bakalım, başka hangi efsaneler gerçek olabilir?
Next