Yaşadığımız çağ, gerçeğin üzerinin türlü sözlerle, görüntülerle ve hesaplarla örtüldüğü bir çağ.
Her şeyin hızla tüketildiği bu zamanda, hakikati hatırlamak ve hatırlatmak neredeyse bir sorumluluk hâline geldi.
Çünkü insan, çoğu zaman gerçeği kaybettiğinde önce kendine, sonra çevresine yabancılaşıyor.
Hayatın içinde birbirine benzeyen çelişkiler, gelip geçen insanlar ve iz bırakmadan kaybolan kalabalıklar var.
Kimi gitmeyi bilmiyor, kimi kalmayı başaramıyor. Dünya giderek karmaşıklaşırken, aynalar bile hakikati yansıtmaya yetmiyor.
İnsan bazen kendi kurduğu dar sınırların içinde sıkışıyor; geçmişin yükü, geleceğin belirsizliği ve bugünün ağırlığı arasında nefes almaya çalışıyor.
Bir anda ortaya çıkan sızılar vardır. Nereden geldiği bilinmez ama insanın en derin yerine dokunur.
Bazıları taşıdığı sırlarla yaşar, bazıları ise başkalarının varlığında görünür olur.
Eksiklikler, korkular ve yarım kalmışlıklar insanı içten içe kemirirken, hayat devam eder ve kimse tam olarak aynı kalmaz.
Bugün kötülük çoğu zaman sıradan bir görüntüye bürünmüş durumda.
Yalanlar normalleşiyor, adaletsizlikler alışkanlığa dönüşüyor ve insanlar şaşırma yeteneğini kaybediyor.
Oysa insanı insan yapan şeylerden biri, yanlış karşısında hâlâ rahatsız olabilmesidir.
Vicdanın sustuğu yerde yalnızca gürültü kalır.
Tarihin yıprandığı, hafızaların silikleştiği ve geleceğin tahminlerden ibaret görüldüğü zamanlardan geçiyoruz.
Hırsın büyüttüğü kibir, kalpleri yorar; görmezlik, duymazlık ve suskunluk ise yaraları derinleştirir.
Buna rağmen insanı ayakta tutan şey yine insandır. Bir söz, bir dostluk, bir merhamet ya da samimi bir yüzleşme, karanlığın ortasında küçük de olsa bir ışık yakabilir.
Belki de asıl mesele, bu karmaşanın içinde insan kalabilmektir.
Gerçeği unutmadan, sevgiyi küçümsemeden, vicdanı terk etmeden yaşayabilmek...
Çünkü dünya hiçbir zaman tamamen kolay olmadı. Fakat insan, hakikate tutunduğu sürece yolunu yeniden bulabilecek güce her zaman sahip oldu.