Türkiye’de Kürt Meselesi 'İnkârla Değil Eşit Yurttaşlıkla Çözüm'

Türkiye’de Kürt meselesi, çoğu zaman büyük siyasal başlıklar üzerinden değil; gündelik hayatın içindeki küçük olaylar üzerinden yeniden görünür oluyor. Bir kebapçıdaki fiyat tartışması, bir kreş tabelası, eski bir siyasi konuşmanın yeniden dolaşıma girmesi… Her seferinde aynı gerçekle yüzleşiyoruz: Kürt kimliği hâlâ bu ülkede siyasallaştırılan, problemleştirilen ve kolayca hedef haline getirilen bir alan.

Mardin doğumlu İstanbul ve birçok merkezi şehirlerde restorantlari bulunan Bedri Usta tartışması bunun en güncel örneği. Bir esnafın fiyat politikası beğenilmeyebilir, ticari tavrı eleştirilebilir. Ancak mesele kısa sürede kişinin etnik kimliğine indirgeniyorsa, burada artık ekonomik bir tartışmadan değil, yapısal bir önyargıdan söz ediyoruz demektir. Kürt kimliğini, bir insanın emeğini değersizleştiren bir gerekçeye dönüştürmek; bu ülkede eşit yurttaşlık iddiasının hâlâ ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

Van’da Kürtçe tabelası indirilen kreş olayı ise meselenin kültürel boyutunu bir kez daha gündeme taşıdı. Anadilin kamusal alanda görünür olması neden hâlâ bir “tehdit” olarak algılanıyor? Oysa anadil, bireyin kimliğinin ve aidiyetinin temelidir. Kürtçe’nin kamusal hayatta yer bulması, Türkçe’yi zayıflatmaz; devleti bölmez. Aksine, yurttaşların devletle kurduğu bağı güçlendirir. Bu ülkede birlik, inkârla değil; tanımayla sağlanır.

Benzer bir yaklaşımı eğitim tartışmalarında da görüyoruz. Muharrem İnce’nin geçmişte sarf ettiği “Kürtçe eğitim olmaz” sözleri bugün hâlâ birçok siyasetçinin ortak refleksi. Oysa pedagojik ve sosyolojik gerçekler ortada: Çocukların anadillerinde eğitime erişmesi, akademik başarıyı ve toplumsal uyumu artırır. Anadilde eğitim, ayrılıkçılık değil; eşitliğin bir gereğidir. Devletin görevi, tek tipleştirmek değil; farklılıkları güvence altına almaktır.

Göbeklitepe üzerinden yürütülen “kim yaptı” tartışması da aynı zihniyetin ürünü. Tarihi, bugünün kimlik kavgalarına malzeme etmek, bilimsellikten uzak olduğu kadar siyasal olarak da sığdır. O miras, bu coğrafyada yaşayan herkesindir. Ne Türklerin ne Kürtlerin tekelindedir. Ortak geçmişi bölüşemeyenler, ortak geleceği de kuramaz.

Spor alanları, özellikle Amedspor etrafında yaşananlar, meselenin genç kuşaklara nasıl taşındığını gösteriyor. Bir futbol takımının adı, renkleri ya da taraftarının kimliği üzerinden “bölücülük” ithamı yapmak, sporun birleştirici ruhunu yok ediyor. Gençlerin aidiyet duygusunu bastırmak, onları bu ülkeden koparır; devlete yaklaştırmaz.

Suriye’de yaşayan Kürtlerin maruz kaldığı saldırılar karşısında gösterilen mesafeli hatta zaman zaman düşmanca tutum da bu zincirin bir parçası. Orada yaşananlar, bir halkın hayatta kalma mücadelesidir. Bunu görmek, insani olduğu kadar politik bir sorumluluktur. Bölgesel barış, halkların meşru varlığını tanımadan mümkün değildir.

Tüm bu başlıklar bize şunu söylüyor: Kürt meselesi, bir güvenlik sorunu değil; bir demokrasi ve eşit yurttaşlık meselesidir. Tanınma, kültürel haklar, dil özgürlüğü ve adalet talebi bu ülkeyi bölmez. Tam tersine, ortak yaşamı güçlendirir. Kürt yurttaşlar bu ülkeden kopmak istemiyor; bu ülkenin eşit, onurlu bir parçası olmak istiyor.

Gerçek çözüm, inkârda ve baskıda değil; yüzleşmede ve cesarette yatıyor. Türkiye, bu meseleyi duygusal reflekslerle değil, demokratik bir siyasal iradeyle ele almak zorundadır. Aksi halde aynı tartışmaları, aynı acılarla konuşmaya devam ederiBu ülkenin geleceği, farklılıkları bastırmakta değil; onları eşitlik temelinde birlikte yaşatabilmektedir. Bunun yolu da açık, net ve samimi bir demokratik siyasetten geçer.

Whatsapp Image 2026 01 06 At 10.49.24