Bilgi, Bilginin Kaynağı ve Seçicilik: Neye, Nasıl, Ne Kadar İnanmalıyız? (2)

Sosyal medya veya internette dolaşıma sokulan bir haber araştırılmadığında kişilik haklarına saldırı niteliğinde davranışlar sergilenebiliyor. Farkında olmadan iftiraya, dedikoduya, gıybete ortak olunabiliyor. ‘Çamur at izi kalsın’ mantığıyla iftiraya uğrayan, kendini temizlemeye mecbur bırakılıyor.

Masumiyet karinesi veya ‘Berâet-i zimmet asıldır’ kaideleri tersyüz ediliyor, insanlar başta suçlanıyor, kendilerinin masum olduklarını ispatlama zorunluluğuyla baş başa bırakılıyorlar. En güçlü delillerle ispat etse bile üzerinde bir leke kalıyor. Bu, kul hakkı değilse; ne kul hakkıdır? Kul hakkı deyince illaki birisinin cebinden parasını almanız mı gerekiyor, ya da köyde tarlasını işgal etmeniz mi gerekiyor. Çoğumuz şehirde yaşıyoruz. Kul hakkına girebileceğimiz o kadar konu var ki? Ateşe üşüşen kelebekler gibi cehennemi hak edecek davranışlara neden koşuyoruz? Rabbim bize akıl, fikir, iz’an versin.

Hz. Aişe Validemize yapılan iftirayı hatırlayalım. İfk olayında sessiz kalıp ‘acaba’ diyenler bilahare Allah tarafından kınanmadılar mı? Tabir-i caizse ilahi bir fırça yediler: Bunu işittiğiniz zaman mümin erkekler ve kadınların birbiri hakkında hüsn-i zan beslemeleri ve “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” (Nur, 24/12) Olay, insanoğluna yöneltilebilecek en çirkin bir iftira olmasının yanında Peygamber’in (sas) masum eşini hedef almış ve dolayısıyla Müslüman toplumun tamamı itham altında bırakılmıştır. Onlar bu haberi duyduklarında basiretlerini kullanarak, “Böyle bir söylentiye alet olmak bize asla yakışmaz.

Hâşâ! Bu çok büyük bir iftiradır” demeli ve Resûl-i Ekrem’in (sas) masum ailesiyle Müslüman toplumun onurunu korumalıydı. Ayet-i kerimelerde bundan böyle benzeri gafletlere düşmemeleri konusunda Müslümanlar uyarılmakta ve rencide olan Peygamber ailesinin yine de hoşgörü ve affedicilikle davranması tavsiye edilmektedir. (DİA, 21/507-509) Bu olaydan masum insanların kişiliğini zedeleyecek, aslı astarı olmayan haberleri yaymamak, yayıldığında da -velev ki gerçek olsa bile- ispat edilmediği taktirde ona katılmamak; ihtiyaten yaklaşmak ve iyi niyet beslemek gerektiği sonucu çıkarılabilir. Aksi halde toplumda fitne ve fesat çıkacak, dedikodular alıp başını gidecek, onur ve haysiyetler zedelenecek, kişilik haklarına saldırı meydana gelmiş olacaktır. (Aksu, 2004)

O zaman seçici olacağız. Mümin kardeşimize hüsnü zanla yaklaşacağız. Bu, hadis ilmindeki cerh-tadil işi değil ki karşıdakinin durumunu didik didik edelim. Başkasının günahını görsek bile göz yumacağız. Kardeşimizle ilgili bir dedikoduya çanak tutmayacağız. Söz götürüp getirmeye hizmet etmeyeceğiz.

Gel gör ki bir iftiraya uğradığınızda en yakınınızdakiler bile ‘acaba?’ diyebiliyor, şüpheye düşebiliyor. Yazık değil mi? Böyle bir şey olamaz demeli değiller mi? Özellikle internet üzerinden veya sosyal medyada her çıkan habere, sunulan her bilgiye, birisi hakkındaki bir iddiaya balıklama atlamak doğru bir tavır mıdır? Müslümana yakışır mı?

İnsanın kalitesi, adamlığın derecesi böyle durumlarda ortaya çıkmıyor mu? Çoğu zaman da sonrasında meselenin bir iftira, dedikodu olduğu ortaya çıktığında mahcup olmak çok mu güzel bir şey? Gerçi böyle bir durumda mahcubiyet yaşamayacak olanlar da belki vardır. Allah muhafaza!

Ancak seçici olmalıyız. Nasıl ki doktora gittiğimizde en iyi hekime gitmeye çalışırız, üstüne ekstradan masraf yaparak. Bir eşya veya malzemeyi satın alırken bile seçici davranmıyor muyuz? Dinimizi, inancımızı ilgilendiren bir bilgi, bir konu daha mı az önemli? Toplumsal bir mevzuyla ilgili elde edeceğimiz malumat daha mı az ehemmiyet arz ediyor? Bir insan, hele hele bir mümin kardeşimizle ilgili bir iddia, bir haber söz konusu ise, bir itham varsa, bu durum da en az diğer maddi meseleler kadar seçici olmamızı, titiz davranmamızı gerektirmez mi? İnsan onuru, kişilik, mümin haysiyeti bu kadar mı ucuz görülür. Haşa! Kesinlikle bu tuzağa düşmemeliyiz ki nefsimizin ve şeytanın oyuncağı haline gelmeyelim, maazallah.

Müslümanca davranmalıyız, mümince duruş sergilemeliyiz.

Kardeşlik hukuku, arkadaşlık ve komşuluk hakkına riayet etmeliyiz.

Bize yakışan budur.

Biz Peygamberimizden (sas) kendi nefsimiz için istediğimizi mümin kardeşimiz için de istemeyi öğrendik. Böyle yapmazsak mümin olamayacağımız noktasında da uyardı bizleri.

Allah’ın mükerrem kıldığı, değer verdiği insana, bir vücudun azalarına benzetildiğimiz mümin kardeşimize biz ne diye kıymet vermeyelim? Haddimize mi düşmüş? Bu konuda kendimize çekidüzen vermemiz gerekmez mi Allah aşkına?