Başlangıçlar çoğu zaman hayal kırıklığının eşiğinde duruyor, sonlar ise içine düşülmesi kolay ama çıkılması güç bir boşluk gibi bekliyor. İnsan, her an bir yerde asılı kalmış bir kuşkuya, dikkatle gizlenmiş bir yüke ve içten içe büyüyen bir kedere çarpıyor. Beklemek, artık tek bir hâl değil; çoğalıyor, şekil değiştiriyor, sonra da adlandırdığımız şeylerin isimlerini bile elimizden alıyor.

Yaşamın içinde hileye yaslanmış bir düzen kurulduğunda, kaçış fikri bile anlamını yitiriyor. Yol bulmak, bir zamanlar pusula gibi anlatılan o sezgi, artık masallarda kalan bir ihtimale dönüşüyor. Yalanlar sarsıntı yaratıyor, aldatma bir ısı gibi yayılıyor, tuzaklar çekici bir yüzle ortaya çıkıyor; sorular ise hiçbir yere varmıyor. Hesap ve ölçü, insanın yeni rehberi olmuş durumda. Her şey sayılarla açıklanıyor ama aynı sayılar insanı yavaşça eksiltiyor.

İnsanın vicdanı, bedeni ve beklentisi zamanla başka bir şeye dönüşmüş gibi; içeriden yeniden yazılmış, sessizce yer değiştirmiş gibi. Artık kimsenin tek başına suçlanamadığı bir düzen var, çünkü herkes kendi içinde hem tanık hem fail. Cezanın bile anlamını kaybettiği bir döngüde, acımasız cümleler ve yarım kalan sözler insanın etrafını çeviren görünmez duvarlara dönüşüyor. İnsan bir hikâyenin içine düşüyor, sonra o hikâyeyi taşıyamayıp kendi içinde düşürüyor.

Gitmek ile kaybolmak arasındaki fark giderek silikleşiyor. Biri bir yere varma ihtimali taşırken, diğeri yalnızca yönsüzlüğü büyütüyor. Dönmek ise çok anlatılan ama az yaşanan bir ihtimal gibi kalıyor. İnsan tanıklık ettiği şeylerin yükünü de sevabını da aynı anda sırtlanıyor. Bazı sonuçlar zamana bile yetişmiyor; bazı düğümler, insanın kendi içinde atılıyor.

Rüyaya sığınmak bile bir eylemden çok bir alışkanlık hâline gelmiş durumda. Uykuya uzanmak, kaçıştan çok bir teslimiyet gibi. İşaretlere, rastlantılara, kehanetlere tutunarak yaşamak, belirsizliği anlamlandırma çabası oluyor. Alışkanlıklar insanın yerine karar veriyor. Ve belki de insanın önünde, sandığından daha fazla dünya var; ama her biri bir eksikliğin içinden doğuyor.

Eski zamanlar, insanın içine sığdığı bir bahçe gibi anlatılabilir. Oraya varmak, çoğu zaman eksilerek mümkün oluyor. Bazen en gerçek his, geride kalanların sessizliği oluyor. Harflerin taşıdığı anlamlar, bakışların yarattığı sarsıntılar artık uzak bir çağın yankısı gibi. Kısa bir vedaya sığan hatıralar, çoğu zaman anlatılamadan kalıyor.

Sessiz bir acı, beklenmedik bir anda insanın üzerine çöküyor ve onu geçmişe doğru sürüklüyor. Bilinen şeylerin ağırlığı ile bilinmeyenin boşluğu aynı anda baskı kuruyor. Kırılmış aynalar gibi çoğalan gerçeklikler, insanı hareketten vazgeçiren bir yorgunluk yaratıyor.

Övgü ile yergi arasında kalan cevaplar, geçmişi ve geleceği eksik bırakılmış kararlar, insanı sürekli ertelenmiş bir anın içine hapsediyor. Durmak geç kalmışlık, gitmek faydasızlık gibi hissediliyor. Herkes kendi yolunda görünse de aslında herkes kendi yükünü taşıyor. İnsan biraz zamansız, biraz da zamanın tam kendisi.

Maskeler ve roller çoğaldıkça gerçeklik de yeniden yazılıyor. Alkışlanan şeyler ile saklanan şeyler yer değiştiriyor. Kelimeler bile sürgün ediliyor sanki; anlamlar yerinden oynuyor, savaşlar ise yalnızca tarihte değil dilin içinde de iz bırakıyor.

Sabah hatırlamak bir zorunluluk, akşam düşünmek ise kaçınılmaz bir düşüş gibi yaşanıyor. Kimse artık mahcubiyet taşımıyor; çünkü her şey çoktan sıradanlaşmış durumda. Unutmak ağır ilerliyor, hatırlamak ise insanı kendiyle karşı karşıya bırakıyor. Terazisi eğrilmiş bir dünyada insan, çoğu zaman yalnızca bir ihtimal olarak kalıyor.

Ve en sonunda, saklanan ne varsa ortaya çıkacak gibi duruyor. Görmek ile bakmak arasındaki fark silindikçe, insan kendi bildiğine bile şaşırıyor. Sonra da bu şaşkınlığa alışıyor. Değişim, çoğu zaman içten içe bir çözülme gibi ilerliyor; sessiz, derin ve geri dönüşsüz.