Değişim istiyoruz; hem de samimiyetle. Uzun zamandır bu arayış düşüncemizin ve mücadelemizin merkezinde yer alıyor. Buna rağmen çoğu kez dönüp baktığımızda kendimizi başladığımız yere beklediğimizden daha yakın buluyoruz.

Kelimeler değişiyor, yöntemler yenileniyor, insanlar farklılaşıyor. Ama derinde bir yerde aynı düşünme biçimi yaşamaya devam ediyor. Yeni ifadelerle eski fikirleri anlatıyor, farklı araçlarla aynı yolu yürümeyi sürdürüyoruz.

Hepimizin tanıdığı bir sahne vardır: Yıllar geçmiş, yüzler değişmiş, masa değişmiş. Ama tartışmalar, gerilimler ve sonuç neredeyse aynı kalmıştır. Toplantı bittiğinde geriye şu duygu kalır:

“Yine aynı şey oldu.”

Bu durum çoğu zaman irade eksikliğinden kaynaklanmaz. Sorun daha derinde, düşünme alışkanlıklarımızda saklıdır. Asıl soru şudur: Nasıl düşünüyoruz?

İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Karmaşık olanı sadeleştirir, dünyayı anlaşılır kalıplara yerleştirir. Günlük yaşamda bu eğilim işe yarar. Ancak toplumsal dönüşüm ve demokratikleşme süreçlerinde aynı refleks bizi sınırlar. Çünkü burada ihtiyaç duyulan şey belirsizliği ortadan kaldırmak değil, onunla yaşayabilmektir. Hızla cevap üretmek değil, bazen soruyu açık tutabilmektir.

Bunu başaramadığımızda yeni sorunları eski kalıplarla anlamaya çalışırız. Yeni ilişkileri geçmişin hiyerarşileriyle okuruz. Böylece değişim iddiasıyla hareket ederken farkında olmadan eskiyi yeniden üretiriz.

Bu yalnızca bireysel bir mesele değildir. Modern düşünce yüzyıllar boyunca dünyayı kesin yasalarla işleyen bir mekanizma gibi gördü. Bu yaklaşım siyaseti de etkiledi: Doğru plan yapılırsa doğru sonuca ulaşılacağı düşünüldü. Merkezi kontrol, net hedefler ve kesin çözümler ön plana çıktı.

Oysa geçen yüzyılın bilimsel gelişmeleri farklı bir tablo ortaya koydu. Einstein gözlemcinin önemini gösterdi, kuantum fiziği belirsizliğin doğanın bir parçası olduğunu ortaya koydu, kaos teorisi küçük değişimlerin büyük sonuçlar yaratabileceğini gösterdi. Ekoloji ise her şeyin birbirine bağlı olduğunu hatırlattı.

Bilim ve düşünce bu dönüşümleri yaşarken, siyasal kültürün önemli bir bölümü hâlâ eski zihinsel kalıpların etkisini taşıyor. Üstelik bu kalıplar görünmez olduğu için daha da güçlü hale geliyor.

Bir düşünce sistemi zamanla öylesine normalleşir ki artık bir bakış açısı değil, gerçekliğin kendisi gibi görünmeye başlar. “İşler böyle yürür” dediğimizde çoğu zaman dünyaya nasıl baktığımızı değil, dünyanın gerçekten böyle olduğunu varsayarız.

Oysa değişime karşı en büyük direnç çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden gelir. Yerleşmiş düşünce kalıpları yeni bilgiyi kendine uydurur, kendisi değişmemeye çalışır.

Bu nedenle toplumsal dönüşüm tartışmalarında sıkça sorduğumuz “Ne yapmalıyız?” sorusundan önce başka bir soruya ihtiyaç vardır:

“Nasıl düşünüyoruz?”

Çünkü ne yapacağımıza dair verdiğimiz her cevap, nasıl düşündüğümüzün bir sonucudur. Düşünme biçimi değişmeden eylem biçimi de gerçek anlamda değişmez.

Dönüşümün ilk adımı, kendi zihinsel çerçevemizi fark etmektir. İnsan eski kalıplarını gördüğü anda onların mahkûmu olmaktan çıkmaya başlar. Çünkü özgürleşme, çoğu zaman fark etmekle başlar.

Zerdüşt’e atfedilen şu söz belki de bunu en yalın biçimde anlatır:

“Doğru düşün, doğru konuş, doğru yap.”