“Bir kuş kadar hafif değildir insan,
Bir insan kadar ağırdır bazen bir söz.
Bir kalbi kırmak için bağırmak gerekmez,
Bazen duyulmayan bir sessizlik de yaralar.”

Aslında kendi mahallemizden çıkıp diğer mahallelere de gitmek gerekiyor.

Çünkü insan, yalnızca kendisine benzeyenlerin arasında kaldığında haklılık duygusunu büyütüyor ama hakikati küçültüyor. Oysa hayat, farklı hikâyelerin birbirine değdiği yerde anlam kazanıyor. Kendi acımıza gösterdiğimiz hassasiyeti başkasının acısına da gösterebildiğimiz ölçüde insanlaşıyoruz.

Elbette kendi mahallemizdeki tartışmalar önemlidir. Ortak dertlerde buluşmak, ortak bir gelecek hayali kurmak, aynı değerler etrafında dayanışma göstermek kıymetlidir. Ancak bir noktadan sonra duvarların güvenliğinden çıkıp komşunun sesini de duymak gerekir. Çünkü barış, yalnızca aynı şeyi düşünenlerin arasında kurulmaz; farklı düşünenlerin birbirini anlamaya çalışmasıyla kurulur.

Türkiye’nin en derin meselelerinden biri olan Kürt sorunu da tam olarak böyle bir yerden okunmalıdır. Bu mesele yalnızca siyasi bir başlık değildir. Aynı zamanda milyonlarca insanın hafızası, kırgınlığı, umudu ve eşit yurttaşlık arayışıdır. On yıllar boyunca biriken acılar, kayıplar ve inkârlar sadece siyasi analizlerin konusu değil, aynı zamanda insan hikâyeleridir.

Bu yüzden Kürt meselesine yaklaşırken rakamlardan önce insanların yüzlerine bakmak gerekir. Çünkü her kimlik talebinin arkasında görülmek isteyen insanlar vardır. Her itirazın içinde duyulmak isteyen bir ses vardır. Ve her kırgınlığın altında, aslında eşit ve onurlu bir yaşam arzusu yatar.

Son günlerde özellikle kendisini sol, demokrat ya da özgürlükçü olarak tanımlayan bazı çevrelerde dikkat çekici bir sorun da ortaya çıkıyor. Eşitlik ve adalet söylemi güçlü olsa da, Kürtlerin tarihsel hafızasına ve hassasiyetlerine yeterince kulak verilmediğinde bu söylemler eksik kalıyor. Kimi zaman iyi niyetle kurulan cümleler bile, yıllardır biriken yaraları görmezden geldiğinde incitici bir hâl alabiliyor.

Oysa empati seçmeli bir erdem değildir.

Bir işçinin hakkını savunurken gösterilen duyarlılık, bir Kürt çocuğunun anadil meselesine de gösterilmelidir. Bir kadın için istenen özgürlük, bir halkın kendini ifade etme talebi için de istenmelidir. Adalet bölündüğünde eksilir; özgürlük seçilerek dağıtıldığında anlamını kaybeder.

Bugün ihtiyacımız olan şey, birbirimize ders vermek değil, birbirimizi dinlemektir. Birbirimizin yaralarını yarıştırmak değil, yaralarımızın ortak insanlıkta buluştuğunu görebilmektir. Çünkü hiçbir halkın acısı diğerinden daha önemsiz değildir. Hiçbir insanın hikâyesi duyulmayacak kadar değersiz değildir.

Belki de yeniden başlamamız gereken yer tam burasıdır.

Kendi mahallemizden çıkıp başka mahallelere yürümek…

Bir Kürdün hikâyesini dinlemek, bir Türkün kaygısını anlamak, bir gencin umuduna kulak vermek, bir annenin gözyaşını görmek…

Çünkü barış, büyük salonlarda imzalanan metinlerden önce insanların kalplerinde başlar.

Ve bazen bir ülkenin geleceğini değiştiren şey; yüksek sesle söylenen sloganlar değil, birbirine samimiyetle yaklaşan iki insanın kurduğu küçük bir köprüdür.

Belki de şimdi tam zamanı…

Önyargılarımızı değil merakımızı büyütmenin,

Haklı çıkmayı değil anlamayı seçmenin,

Mahallelerimizi değil kalplerimizi genişletmenin zamanı.

Çünkü bu ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu şey, birbirine benzeyen insanların çoğalması değil; birbirini anlamaya çalışan insanların çoğalmasıdır.


Abdulselam Gülyen/Bir Sınır Kentinden Notlar