Bazen bir ülkenin ruhunu anlamak için büyük laflara değil, küçük şehirlerin sessizliğine kulak vermek gerekir. Barış dediğimiz şey de tam olarak burada başlar aslında; yüksek kürsülerde değil, sokak aralarında, çay ocaklarında, göz göze gelince başını hafifçe eğen insanların içinde.
Silopi gibi yerler mesela… Haritada küçük görünen ama yükü büyük olan şehirler. Sınırın hemen dibinde, umutla belirsizlik arasında sıkışmış hayatlar. İnsanlar sabah dükkânını açarken sadece rızkını değil, aynı zamanda yarına dair iç huzurunu da arıyor. Ama huzur dediğimiz şey; iş bulabilmek, çocuğunu okula gönderebilmek, yarın ne olacağını az çok kestirebilmek.
Memleketin genelinde ise başka bir telaş: seçimler. Erken mi olur, zamanında mı? Kim gelir, kim gider? Oysa sandık tartışmalarının arasında kaybolan bir şey var: insanların gerçek gündemi. Pazar filesi, kira, elektrik faturası… Bir de içten içe büyüyen yorgunluk. Siyaset hızla konuşuyor ama hayat ağır ilerliyor.
Bir yanda da kalbimizin en eski meselesi: aşk ve sevgi. Tuhaf bir şekilde, ne zaman memleket zor günlerden geçse insanlar ya daha çok sarılıyor birbirine ya da daha hızlı uzaklaşıyor. Belki de bu yüzden sevgi, en çok ihtiyaç duyduğumuz ama en çok ihmal ettiğimiz şey haline geliyor. Oysa birinin omzuna başını koyabilmek, bazen bütün tartışmalardan daha büyük bir iyileşme yaratır.
Ve mevsimler… Eskiden takvime bakmadan anlardık hangi ayda olduğumuzu. Şimdi Karadeniz gibi yağıyor yağmur, sonra birden kurak bir yaz ortasına düşüyoruz. Doğa bile kararsız sanki. İklim değiştikçe şehirlerin eksikleri daha da görünür oluyor. Altyapısı zayıf kentler bir yağmurda zorlanıyor, bir sıcak dalgasında nefes almak güçleşiyor. Betonun arasında sıkışmış hayatlar, doğanın dengesizliğiyle daha da kırılganlaşıyor.
Bütün bunların ortasında insan kalabilmek… Belki de en zor olan bu. Robotlaşmış cümleler kurmadan, ezberlenmiş tepkiler vermeden, gerçekten hissederek yaşamak. Bir başkasının derdini kendi derdin gibi duyabilmek.
Çünkü bu ülkenin en büyük eksiği ne ekonomi ne siyaset ne de altyapı… En büyük eksik, birbirimizi gerçekten duymayı unutmuş olmamız. Oysa bir gün, biri gerçekten dinlemeye başlarsa, işte o zaman hem şehirler toparlanır hem de insanlar yeniden birbirine yaklaşır.
Belki her şey çok hızlı değişmez. Ama bir yerden başlar. Hep öyle olur zaten; en büyük değişimler, en küçük fark edişlerle başlar.