Bazı toplumlar uzun süre aynı acının içinde yaşayınca, zamanla yaralarını normal sanmaya başlıyor. Gürültüye alışılıyor, kırgınlık gündelikleşiyor, insanlar birbirinin acısına bakarken bile temkinli davranıyor. Oysa bir ülkenin gerçek yorgunluğu ekonomide ya da siyasette değil; insanların birbirine olan inancını kaybetmesinde başlıyor.
Bugün herkes çözümden söz ediyor. Masalarda kurulan cümleler, televizyonlarda yapılan yorumlar, geleceğe dair hesaplar… Ama bütün bu konuşmaların arasında eksik kalan çok temel bir mesele var: Birlikte yaşama fikrini gerçekten içselleştirebildik mi?
Çünkü mesele yalnızca suskunluk değil. Sessizlik her zaman huzur anlamına gelmiyor. Bazen en derin çatışmalar, konuşulamayan yerlerde büyüyor. İnsanların kimliğini, dilini, hafızasını ya da hikâyesini yok sayarak kurulan hiçbir düzen kalıcı olmuyor. Üzeri örtülen her problem, yıllar sonra başka bir biçimde yeniden karşımıza çıkıyor.
Bu toprakların en büyük ihtiyacı yeni bir slogan değil; yeni bir vicdan dili. İnsanların birbirine yukarıdan değil, eşit göz hizasından bakabildiği bir toplumsal akıl. Çünkü gerçek barış, yalnızca devletlerin ya da kurumların kurduğu metinlerde değil; sokakta birbirine selam veren insanların kalbinde başlıyor.
Uzun yıllardır merkezi yapılar, hayatı tek bir kalıba sığdırmaya çalıştı. Oysa hayatın kendisi çoğuldur. Her şehir başka konuşur, her insan başka hisseder, her hafıza başka taşır geçmişini. Bir ülkeyi güçlü yapan şey de bu farklılıkları bastırmak değil; onları ortak bir yaşamın parçası haline getirebilmektir.
Belki de en büyük yanılgımız şu oldu: İnsanları değiştirmeden düzenin değişeceğine inandık. Oysa zihniyet dönüşmeden hiçbir reform derinleşmiyor. Eğer bugün hâlâ birbirimizin acısına mesafeli duruyorsak, hâlâ farklı olana korkuyla bakıyorsak, o zaman en büyük eksiklik siyasi değil, insani bir eksikliktir.
René Char’ın dediği gibi: “Mirasımız hiçbir vasiyetle bırakılmadı bize.” Daha adil, daha özgür ve daha eşit bir hayat da bize hazır bırakılmayacak. Onu kuracak olan şey; birbirini dinlemeyi öğrenmiş insanların ortak cesareti olacak.
Bütün karanlığa rağmen umut hâlâ var. Çünkü bu ülkenin sokaklarında hâlâ birbirinin yarasını anlayan insanlar yaşıyor. Ve bazen bir toplumun kaderini değiştiren şey, büyük nutuklar değil; insanın insana yeniden güvenmeye başlaması oluyor.
Belki de gerçek başlangıç tam burada saklıdır.