Kimi insanlar aynı şehirde yaşayıp birbirine ulaşamaz; kimi insanlar ise ayrı hapishanelerde birbirinin yarasına dönüşür.
Bazı insanlar giderken yalnızca kendilerini götürmez. Bir sesin yankısını, bir evin alışkanlığını, bir masanın eksik sandalyesini de beraberinde götürür. Geriye ise tarif edilemeyen bir boşluk kalır. İnsan o boşluğu bazen bir fotoğraf karesinde, bazen yıllar önce yazılmış bir mektubun kıyısında, bazen de bir cümlenin içinde taşır ömrü boyunca.
Kimi insanlar aynı şehirde yaşayıp birbirine ulaşamaz; kimi insanlar ise ayrı hapishanelerde birbirinin yarasına dönüşür. Demir kapılar, uzun koridorlar, soğuk duvarlar… Bütün bunlar insanın bedenini ayırabilir belki ama kalbini ayırmaya yetmez. Çünkü bazı yakınlıklar aynı masada oturmakla değil, aynı acıyı taşımakla kurulur. Aynı göğe bakıp farklı pencerelerden eksilmektir kardeşlik biraz da.
“Kafamın içinde bir parantez, sen ona sığamazsın,” diyordu ya insan… Aslında herkesin içinde kapanmayan bir parantez vardır. İçine çocukluğu koyar, yarım kalan vedaları koyar, yetişemediği insanları koyar. En çok da söyleyemediği şeyleri. Çünkü insan bazı cümleleri hayattayken kuramaz. Sonra bir gün, kaybettiği birinin ardından içinden taşar o cümleler; geç kalmış bir mektup gibi.
Hayatın garip tarafı şu: En çok kalmasını istediğimiz anlar en hızlı geçenler oluyor. Yıllar sonra bir araya gelen beş kardeşin zeytin bahçesinde çektirdiği o fotoğraf gibi… İnsan bazen bir kareye bakınca zamanı durdurabileceğini sanıyor. Oysa fotoğraf yalnızca anıyı saklıyor; sesi değil, kokuyu değil, sarılmanın sıcaklığını değil. Ama yine de çekiyoruz o fotoğrafları. Çünkü unutmak, ikinci kez kaybetmek gibi geliyor insana.
Bir de bazı insanların huyları vardır; ölüm bile silemez onları. Bir zafer işaretinin usulca kadraja sızması gibi… Küçük bir muziplik, küçük bir çocukluk. İnsan yıllar sonra dönüp baktığında en çok bunlara ağlıyor zaten. Büyük cümlelere değil; yarım gülüşlere, şakalaşmalara, baş üstünde dolaşan o tanıdık ele…
Belki de insanın ömrü, vedalara alışmaya çalışmaktan ibaret. Ama hiçbir veda tam öğrenilmiyor. Özellikle son bakışlar… Bazı bakışlar insanın içinde yıllarca kapanmayan bir kapı bırakıyor. Son kez öpülen bir alın, son kez koklanan saçlar, son kez duyulan bir ses… İnsan o anların biraz daha uzun sürmesini istiyor. Zaman dursun, dünya suskunlaşsın, kimse “gitme vakti” demesin istiyor.
Ama hayat durmuyor.
“Artık sizin ömrünüzün ortağıdır,” demişti biri. Ne tuhaf bir cümle… Hem müjde gibi hem kehanet gibi. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam eder insanın içinde. Bir şarkıda, bir sokakta, bir zeytin ağacının gölgesinde… Ve insan anlıyor ki bazı kayıplar mezara değil, kalbe gömülüyor.
Kırk gün geçti diyorsun. Ama bazı kırklar hiç tamamlanmıyor. Bazı acılar takvimle iyileşmiyor. İnsan yalnızca taşımayı öğreniyor. Eksik yaşamayı, yarım gülmeyi, bir fotoğrafa uzun uzun bakmayı öğreniyor.
Yine de yaşamak insanın boynunun borcu gibi… Götürüyor bizi. Yorarak, eksilterek, bazen yolda kaybederek. Ama yine de götürüyor. Ve belki insan dediğimiz şey, tam da budur: Kaybettiklerine rağmen yoluna devam eden kırık bir kalbin adı.