Türkiye siyasetinde zaman zaman bir isim üzerinden yürüyen tartışmaların, aslında o ismin çok ötesinde anlamlar taşıdığını görüyoruz. Mansur Yavaş etrafında yaşanan son tartışmalar da böyle okunabilir. Mesele yalnızca bir siyasetçinin hangi çizgide durduğu ya da hangi seçmen grubuna ne kadar yakın olduğu değil. Asıl mesele, demokrat ve sol seçmenin kendisini siyasette nerede gördüğü, oy verdiği yapılardan ne beklediği ve kendi geleceğini hangi siyasal aktörler üzerinden kurmaya çalıştığıdır.
Belki de tartışmaya yanlış yerden başlıyoruz.
Çünkü zaman zaman bir siyasetçiden, kendi siyasal kimliğinin sınırlarını aşarak başka bir seçmen kitlesinin beklentilerini de taşımasını bekliyoruz. Oysa bir siyasetçinin kendi çizgisini koruması kadar doğal bir şey yok. Asıl sorgulanması gereken, seçmenin neden kendi siyasal taleplerini başka bir siyasal alandan gelen bir aktörün üzerinde toplamaya ihtiyaç duyduğudur.
Bir başka ifadeyle mesele yalnızca Mansur Yavaş değil; onu geniş bir siyasal beklentinin merkezine yerleştiren zemindir.
Asıl soru: Kendi siyasal özneniz nerede?
CHP ve Yeni Parti açısından tartışmanın daha derin bir boyutu burada ortaya çıkıyor.
Bir siyasal parti, daha geniş toplum kesimlerine ulaşmak amacıyla merkez sola, merkeze ya da merkez sağa doğru açılabilir. Bu, siyasal strateji açısından tartışılabilecek bir tercihtir. Ancak geniş seçmen kitlelerine ulaşma arayışı, partinin kendisine destek veren seçmenlerin beklentileriyle nasıl bir ilişki kurduğu sorusunu da beraberinde getirir.
Bugün muhalefet tartışmalarında sıkça karşılaştığımız sorulardan biri şu:
“Hangi isim daha geniş bir seçmen kitlesini bir araya getirebilir?”
Bu soru elbette siyasetin bir parçasıdır. Fakat siyaseti yalnızca oy hesabına indirgediğimizde daha önemli bir soruyu gözden kaçırabiliriz:
Bir siyasal yapı, kendi içinden yeni siyasal aktörler ve yeni bir gelecek fikri üretebiliyor mu?
Çünkü seçmenin davranışını yalnızca ekonomik beklentilerle açıklamak mümkün değil. İnsanların siyasi tercihlerini; aidiyetleri, değerleri, geçmiş deneyimleri, devlet ve toplumla kurdukları ilişki ve kendilerini hangi siyasal kimliğin içinde gördükleri de etkiliyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca “Kim daha fazla oy getirir?” sorusu değildir.
Bir diğer soru da şudur:
Kendi seçmeninin siyasal taleplerini taşıyabilecek yeni aktörler neden yeterince ortaya çıkmıyor?
Elif Eralp sorusu
Tam da burada Elif Eralp üzerinden başka bir soru gündeme geliyor.
Bir siyasetçiyi yalnızca ait olduğu kimlikle değerlendirmek yerine, o kimlikten nasıl bir siyasal söz ürettiğine bakmak gerekiyor. Asıl dikkat çekici olan da burada başlıyor.
Türkiye’de demokrat ve sol seçmenin desteklediği siyasal yapılar neden kendi içlerinden farklı kuşaklara, farklı toplumsal kesimlere ve farklı siyasal deneyimlere hitap edebilecek yeni figürler çıkarmakta zorlanıyor?
Belki sorun aday yokluğu değildir.
Belki sorun, yeni adayların ve yeni siyasal aktörlerin ortaya çıkmasını zorlaştıran siyasi kültürdür.
Çünkü alışılmış isimlere yönelmek çoğu zaman daha kolaydır. Tanınan bir figürün etrafında siyaset kurmak, yeni bir siyasal özne yaratmaktan daha kısa bir yol gibi görünebilir. Ancak bunun uzun vadede nasıl bir siyasi yapı ortaya çıkaracağı ayrıca tartışılması gereken bir konudur.
Burada mesele yeni bir Mansur Yavaş bulmak da değildir.
Mesele, farklı toplumsal kesimlerin kendilerini yalnızca mevcut siyasi figürlerin yanında konumlandırmak zorunda kalmadığı, kendi içinden yeni sözler ve yeni aktörler çıkarabildiği bir siyasal alanın oluşup oluşmadığıdır.
Seçmenin sorusu değişiyor
Bugün demokrat ve sol seçmenin karşı karşıya olduğu soru yalnızca “Kime oy vereceğim?” sorusu değildir.
Bunun yanında çok daha temel sorular vardır:
Nasıl bir siyaset istiyorum?
Oy verdiğim siyasal yapı, benim değerlerimi ve beklentilerimi gerçekten siyasetin merkezine taşıyabiliyor mu?
Yeni kuşakların siyasette yalnızca mevcut aktörlerin yanında yer almasını mı, yoksa kendi sözünü ve kendi siyasal iddiasını oluşturmasını mı bekliyorum?
Kendi değerlerimin, dünyaya bakışımın ve gelecek tasavvurumun siyasette karşılığını bulabildiği bir yapı var mı?
Bu soruların cevapları, tek tek siyasetçilerden çok daha büyük bir tartışmayı işaret ediyor.
Çünkü güçlü bir siyasal yapı yalnızca seçim dönemlerinde aday gösteren bir mekanizma değildir. Aynı zamanda yeni fikirlerin, yeni kadroların ve yeni siyasal aktörlerin ortaya çıkabildiği bir zemindir.
Aynaya bakma zamanı
Belki de bugün yapılması gereken, belirli siyasetçilerin hangi seçmen grubuna ait olup olmadığını tartışmaktan önce, seçmenin kendi siyasal konumuna bakmasıdır.
Mansur Yavaş’ın hangi siyasi çizgide durduğu kadar, demokrat ve sol seçmenin neden kendi siyasal beklentilerini onun üzerinden tanımlama ihtiyacı hissettiği de önemlidir.
Çünkü bir siyasal hareket sürekli olarak başka bir alandan aktör devşirerek kendisini büyütmeye çalışıyorsa, bir noktada şu soruyla karşılaşması kaçınılmazdır:
Kendi aktörlerini neden yeterince üretemiyor?
Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, başka bir siyasal alandan gelecek yeni bir figür arayışından önce, mevcut siyasal yapıların kendi içlerinden yeni isimlerin çıkmasına alan açmasıdır.
Siyasetin geleceği yalnızca bugünün tanınan isimleri üzerinden kurulamaz. Yeni kuşakların, yeni toplumsal kesimlerin ve farklı siyasal deneyimlerin kendilerini ifade edebilecekleri kanallar açılmadıkça, aynı isimlerin etrafında dönen tartışmalar da devam eder.
Sonuçta mesele bir kişiden çok daha büyük.
Mesele, seçmenin kendisini başkasında aramak zorunda kalıp kalmadığıdır.
Çünkü demokratik siyasetin kalıcı gücü, yalnızca mevcut aktörlere duyulan ilgiden değil; kendi sözünü söyleyebilen, kendi kadrosunu yetiştirebilen ve kendi geleceği üzerine düşünebilen bir siyasal toplumun varlığından doğar.
Belki de bugün asıl bakmamız gereken yer, başka bir siyasetçinin kimliği değil, kendi siyasal aynadaki görüntümüzdür.
Çünkü siyasetin geleceği, başkasında kendimizi aradığımız yerde değil; kendi sözümüzü kurabildiğimiz yerde başlar.
Next