Kapitalizm yalnızca emeğimizi, zamanımızı ve paramızı değil, hayatla kurduğumuz ilişkiyi de değiştiriyor. Bir zamanlar birlikte yaşadığımız, ürettiğimiz ve kuşaktan kuşağa aktardığımız değerler, bugün giderek tüketilecek ürünlere dönüşüyor. Bu dönüşüm yalnızca ekonomide değil; dilimizde, kültürümüzde, geleneklerimizde ve insan ilişkilerimizde de kendini gösteriyor.
Kürt kültürü de bu değişimin dışında değil. Geleneksel kıyafetlerimizden müziğimize, el sanatlarımızdan sözlü kültürümüze kadar pek çok değer, zamanla gündelik hayatın içindeki anlamından uzaklaşıp sergilenen, pazarlanan ve tüketilen nesnelere dönüşebiliyor.
Bir zamanlar gündelik yaşamın doğal bir parçası olan geleneksel kıyafetlerimizi düşünelim. Bugün bu kıyafetler kimi zaman yalnızca özel günlerde giyilen, fotoğraflarda sergilenen ya da turistik bir ürün olarak pazarlanan unsurlar hâline geliyor. Elbette geleneksel kıyafetlerin satılması veya modern yaşamda yeniden yorumlanması başlı başına bir sorun değil. Asıl sorun, kültürün taşıdığı anlamın geri plana itilerek yalnızca ticari değerinin öne çıkarılması.
Çünkü bir kültürü yaşatmakla onu pazarlamak arasında önemli bir fark var. Birinde kültür, hayatın içinde varlığını sürdürür; diğerinde ise geriye çoğu zaman yalnızca görüntüsü kalır.
Kapitalizmin en dikkat çekici özelliklerinden biri, zamanla karşısına aldığı değerleri bile birer tüketim nesnesine dönüştürebilmesidir. Önce geleneksel olanı eski ve işlevsiz gösterir, ardından modern olanı öne çıkarır. Sonra da geride bıraktığı geleneği yeniden keşfederek onu bir marka, bir turizm ürünü ya da dekorasyon unsuruna dönüştürür. Böylece yaşamın içinden gelen bir değer, piyasanın raflarında yerini alır.
Bu dönüşüm dilimizde ve müziğimizde de görülüyor. Bir dil, yalnızca iletişim aracı değil, bir halkın hafızasıdır. Dengbêjlerin sesi, yalnızca bir ezgi değil; yaşanmışlıkların, acıların ve sevinçlerin kuşaklara aktarılmasıdır. Ancak dil gündelik yaşamda zayıflarken, müzik yalnızca tüketilecek bir eğlenceye indirgendiğinde, kültürün taşıdığı derinlik de kaybolma riskiyle karşı karşıya kalır. Bir kültürel değerin görünür olması önemlidir; fakat görünürlük, onu yaşatmakla aynı şey değildir.
Kapitalizmin etkisi kültürle de sınırlı kalmıyor. İnsan ilişkileri giderek çıkar, rekabet ve tüketim üzerinden şekilleniyor. Dostluğun, komşuluğun ve dayanışmanın yerini bireysel kazanç arayışının aldığı bir dünyada mutluluk bile satın alınabilecek bir ürün gibi sunuluyor. Oysa paylaşılan bir sofranın, karşılıksız yapılan bir iyiliğin ve zor zamanlarda uzatılan bir elin değerini hiçbir piyasa ölçemez.
Elbette kültürleri geçmişe hapsetmek, her geleneği değişmeden korumaya çalışmak da doğru değil. Kültürler değişir, yenilenir ve başka kültürlerle etkileşime girer. Asıl mesele, bu değişimin içinde kendi hafızamızı, dilimizi ve irademizi koruyabilmektir.
Kürt kültürünü yaşatmak, geleneksel kıyafetleri özel günlerde giymekten ya da birkaç ezgiyi dinlemekten ibaret olamaz. Dili gündelik hayatta konuşmak, kültürel hafızayı genç kuşaklara aktarmak, üreticiyi desteklemek ve dayanışma geleneğini sürdürmek gerekir. Çünkü kültür, yalnızca geçmişten kalan bir hatıra değil, bugün nasıl yaşadığımızın ve yarına ne taşıyacağımızın da göstergesidir.
Belki de asıl soruyu burada sormalıyız: Kültürümüzü gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa onu yalnızca sergiliyor muyuz?
Kapitalizmin her şeyi metaya dönüştürme eğilimi karşısında kültürü korumak, onu değişime kapatmak değildir. Onun taşıdığı anlamı, toplumsal bağları ve yaşamla kurduğu ilişkiyi korumaktır.
Çünkü kültürümüzün vitrinlerde görünür olması yetmez; hayatımızın içinde yaşamaya devam etmesi gerekir.
Next