Türkiye, çatışmaların fiilen durduğu ancak demokratik dönüşümün bir türlü başlayamadığı kritik bir eşikten geçiyor. Silahların susması umut yarattı, fakat bu umut henüz hukuka, özgürlüklere ve toplumsal yaşama yeterince yansımadı. Çerçeve yasa kabul edildi; şimdi asıl mesele, barışın içini dolduracak adımların ne zaman atılacağı.
Çünkü çatışmasızlıkla kalıcı barış aynı şey değil. Barışın yerleşmesi için hukukun işlemesi, eşit yurttaşlığın güvence altına alınması ve yıllardır biriken sorunların çözülmesi gerekiyor.
2025’in temposu, 2026’nın freni
2025 yılı, barış arayışları açısından önemli gelişmelere sahne oldu. Siyasi girişimler, silahların bırakılmasına yönelik adımlar, Meclis’teki çalışmalar ve Şubat 2026’da açıklanan rapor, çatışmasızlığa ilişkin beklentileri güçlendirdi. Ancak 2026’da bu hareketlilik yerini yavaşlamaya bıraktı.
10 Ağustos 2026’da kabul edilen ve 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanan yasal düzenleme önemli bir adım olarak sunuldu. Ne var ki yasanın kabulüyle uygulanması arasındaki mesafe kapanmış değil. Belirli tespitlerin ve resmî kararların beklenmesi, süreci yeni bir belirsizliğe sürüklüyor.
İktidarın meseleye hâlâ ağırlıklı olarak güvenlik penceresinden baktığı görülüyor. Oysa yıllardır süren çatışmaların geride bırakılması, yalnızca silahların susmasıyla mümkün değil. Kayyım uygulamalarının sona ermesi, hukukun bağımsız işlemesi ve demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması da gerekiyor.
Dar yasa, geniş beklenti
Bugün temel sorun, yasanın kapsamıyla toplumun beklentileri arasındaki uçurumda yatıyor.
Yerel demokrasinin güçlendirilmesi, eşit yurttaşlık, anadil hakkı, kayyım uygulamalarının sona ermesi ve cezaevlerindeki sorunların çözülmesi, demokratikleşme beklentilerinin başında geliyor. Ancak bu başlıklar henüz somut ve kapsamlı adımlarla karşılanmış değil.
İktidar önce güvenlik alanındaki koşulların kesinleşmesini, ardından diğer adımların atılmasını istiyor. Demokratikleşme talebini dile getiren kesimler ise hukuki güvencelerin sürekli ertelenmesinin süreci çıkmaza sokabileceğine dikkat çekiyor.
Çünkü barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil, çatışmaya zemin hazırlayan sorunların demokratik yollarla çözülmesidir. İnsanların kimlikleri, dilleri ve siyasi düşünceleri nedeniyle kendilerini baskı altında hissetmediği bir düzen kurulmadan kalıcı huzur sağlanamaz.
Toplum barış istiyor, ama nasıl bir barış?
Toplumun farklı kesimleri çatışmaların sona ermesini istiyor. Ancak barışın nasıl kurulacağı konusunda görüş ayrılıkları sürüyor. Bir kesim silahların susmasını yeterli bir başlangıç olarak görürken, diğerleri demokratik hakların ne ölçüde güvence altına alınacağına bakıyor. Bazıları ise sürecin siyasi hesaplar uğruna kullanıldığı endişesini taşıyor.
Özellikle yıllardır hak kayıpları yaşayan kesimlerde şu soru giderek daha fazla öne çıkıyor: Peki, bundan sonra ne değişecek?
Cezaevleri, anadil, yerel yönetimler ve kayyım uygulamaları konusunda somut adımlar atılmazsa, barışa verilen destek yalnızca çatışmasızlıktan duyulan memnuniyetle sınırlı kalabilir.
Bölgesel gelişmeler, Suriye, Irak ve İran’daki dengeler ile uluslararası güçlerin politikaları da Türkiye’nin kararlarını etkiliyor. Ancak dış politikadaki hesaplar, demokratikleşmenin ertelenmesine gerekçe olmamalı. Toplumun hukuk, özgürlük ve eşitlik talepleri daha fazla bekletilmemeli.
Barışın dili ve toplumsal hafıza
Alevi toplumunun tarihsel hafızası ve farklı kesimlerin geçmişten gelen hassasiyetleri de sürecin dikkatle yürütülmesini gerektiriyor. Geçmişte yaşanan acıları siyasi gerilim üretmek için kullanmak yerine, bu acıların bir daha yaşanmamasını sağlayacak ortak bir dil geliştirmek gerekiyor.
Aynı şekilde toplumsal farklılıkları büyütmek, siyasi ayrışmaları derinleştirmek ve güvensizliği beslemek de barışın önündeki engelleri artırıyor. Oysa amaç, farklı düşüncelerin baskı altında kalmadan ifade edilebildiği, sorunların demokratik siyaset içinde çözülebildiği bir düzen kurmak olmalı.
Barış, herhangi bir kesimi etkisizleştirmek değil; toplumun bütün kesimlerinin eşit haklarla geleceğe katılabilmesidir.
Asıl eşik: Demokratikleşme
Türkiye’nin önündeki asıl eşik, çerçeve yasanın kabul edilmesi değil, bu yasanın ötesine geçilebilmesidir. Yerel demokrasinin güçlendirilmesi, hukukun bağımsız işlemesi, eşit yurttaşlığın güvence altına alınması ve temel hakların genişletilmesi, barışın gerçek karşılığını belirleyecek.
Diyarbakır eski Belediye Eş Başkanı Selçuk Mızraklı’nın cezaevinden çıktıktan sonra Selahattin Demirtaş’ın annesi Sadiye Demirtaş’ı ziyaret etmesi sırasında sorulan o kısa ama yürek burkan soru, meselenin insani boyutunu bütün açıklığıyla ortaya koydu:
“Sen niye tek geldin?”
Bu sözlerde bir annenin evlat özlemi, yılların biriktirdiği acı ve kavuşamamanın sitemi var. Cezaevlerinin önünde bekleyen, yıllardır evladına sarılacağı günü düşleyen binlerce ailenin ortak duygusu var.
Siyaset yasalarla ve müzakerelerle ilerleyebilir. Ancak bütün bu tartışmaların sonunda asıl soru değişmiyor: İnsanların hayatında ne değişecek? Kaç aile yeniden bir araya gelecek, kaç anne evladına kavuşacak?
Barışın ölçüsü yalnızca çatışmaların sona ermesi ya da bir yasanın kabul edilmesi değildir. Asıl ölçü, insanların hayatına ne kadar özgürlük, güven ve umut girdiğidir.
Barış bir yasayla başlayabilir; ama hukukla, eşitlikle ve özgürlükle kalıcı hâle gelir.
Çerçeve yasa kapıyı araladı. Şimdi o kapının ardını doldurmak gerekiyor. Toplum artık yalnızca çatışmanın bitmesini değil, barışın hayatına dokunmasını bekliyor. Çünkü gerçek barış, insanların daha fazla beklemek zorunda kalmadığı, hakların güvence altında olduğu ve herkesin kendisini eşit hissettiği bir geleceği kurabilmektir.
Next