Bazı şehirlerde takvim; bayramlarla, eğlenceyle ya da güzel olaylarla hatırlanır. Bazı şehirlerde ise takvimin yaprakları ne yazık ki sadece kavgalara döner. Cizre'de uzun zamandır dikkatimi çeken bir gerçek var. Neredeyse iki günde bir kavga haberi geliyor. Bu kavga, sosyal medyaya veya haber merkezlerine düşen rutin bir cümlenin ritmiyle akar. Neredeyse iki günde bir benzer haber: İki aile arasında, iki mahallede, onlarca insan... Ardından sokakları yaran siren sesleri, hastane koridorlarında biriken gergin kalabalıklar ve kuşkulu bir bekleyiş.
Fakat bu coğrafyada gazetecilik yapan biri için asıl haber kavganın kendisi değildir. Asıl haber, henüz gün bitmeden taraflar barıştırıldı manşetini atmaktır. Bu manşetin arkasında tabii ki kanaat önderleri var. Büyük sofralar kurulur, dualar edilir, eller sıkılır. Dün birbirine öfkeyle bakan gözler, bugün aynı tabağa kaşık daldırır. Dünkü taşlı sopalı kavga, yerini birbirine barışla bakan gözlere bırakır. Dışarıdan kavgaya bakan biri olarak bu kadim kentin bağışlama yeteneği soru işaretleriyle doludur. İşte tam burada, bir gazeteci olarak zihnimi kurcalayan o çetin soru başlar: Bu toplum barışmayı bu kadar iyi biliyorsa neden kavga etmeyi hayatın olağan bir parçası sayıyor?
Polonyalı gazeteci Ryszard Kapuściński, haberin patlama anında değil, patlamadan hemen sonra sokakta süpürülen cam kırıklarının sesinde saklı olduğunu söyler. Biz gazeteciler ise çoğu zaman sadece patlamayı, yani yumruğun atıldığı o gürültülü anı yazarız. Sonra da barış sofralarının şaşaalı fotoğraflarını basarız.
Oysa bir toplumun gerçek hafızasını şekillendiren şey; yumruk indikten ve kameralar gittikten sonra geride kalan o gerçek sessizliktir.O şaşaalı barış fotoğraflarının arkasında, hiç haber olamayan devasa bir öteki dünya hepinize seslenir. Kavga sırasında korkuyla kapısını kilitleyen ve içeri giren ışığı bile tehdit sayan o çocuk haber olmaz. Perdenin arkasından ambulansın geçişini izlerken kendi geçmişini hatırlayan yaşlı adam haber olmaz, değeri bilinmez. Kepengini yarıda bırakıp dükkânının kuytusuna çekilen esnafın o günkü zararı haber olmaz. Yüzündeki barış gülücüğünün arkasında "Yine mi?" diye iç geçiren ama sesini kimseye duyuramayan insanların kırgınlığı haber olmaz.
Evet, affetmeyi biliyoruz; kuşkusuz bu durum kıymetlidir. Fakat affetmenin bir ritüele, kavganın ise bir alışkanlığa dönüştüğü yerde barış, sadece iki şiddet arasındaki kısa bir esneme aralığı hâline gelir. Bu kavgalar ve barışlar için sıradan insanın hikâyesini yazamıyoruz. Onların hikâyesini yazmadığımızda, sadece muktedirlerin ve kavga edenlerin tarihine not düşeriz. Bir gazeteci olarak memleketime baktığımda bana sunulan iki fotoğrafı da reddediyorum. Ne o öfke dolu ilk fotoğrafı... Ne de masaların etrafında çekilen o yapmacık veya kırılgan ikinci fotoğrafı... Ben üçüncü fotoğrafın, yani hiç çekilmeyen o fotoğrafın peşindeyim.
Çocukların sokakta kavga gürültüsü değil kuş sesleri duyduğu, annelerin telefon çaldığında yüreğinin ağzına gelmediği, esnafın kepengini bir kaygıyla değil umutla kaldırdığı; barışın törenlerle değil hayatın kendisiyle yaşandığı o sıradan günün fotoğrafını istiyorum. Çünkü bir şehrin gerçek huzuru, insanları sürekli barıştırabilmekte değil, artık kimsenin barıştırılmaya ihtiyaç duymadığı bir hayatı inşa edebilmektedir.