Bazı toplumlar yalnızca geçmişin acısını taşımaz; henüz yaşanmamış güzel günlerin hasretini de miras alır. Yıllar geçer, kuşaklar değişir ama bazı bekleyişler hiç bitmez. İnsan bir gün huzur içinde yaşayabilme umudunu bile kendisinden sonraki kuşağa bırakır.
Bu coğrafyada acının da kendine özgü bir zamanı var. Kimi zaman bir annenin saçlarına düşen aklarda, kimi zaman bir babanın yıllarca sustuğu cümlelerde, kimi zaman da çocukluğunu anlamlandıramadan büyüyen insanların gözlerinde saklı. Kimi hayatının baharında hayattan koparılmış, kimi memleketinden uzakta son nefesini vermiş, kimi cezaevlerinin duvarları arasında yıllarını tüketmiş. Geride kalanlarsa bir haberin, bir sesin, bir kavuşmanın ihtimaliyle ömürlerini geçirmiş.
Böylece yalnızca hatıralar değil, yaslar da miras kalmış.
Bir kuşağın acısı dinmeden diğeri büyümüş. Büyüklerin içine gömdüğü kederler, çocukların henüz adını koyamadığı korkulara dönüşmüş. Bir evde eksik kalan yer hiç unutulmamış, bir kapının çalınmasıyla bütün evin kalbi yeniden hızlanmış. Zaman ilerlemiş ama bazı insanlar, yıllar önce yarım kalan bir hayatın içinde yaşamaya devam etmiş.
Oysa hiçbir çocuk, kendisinden önceki kuşağın tamamlayamadığı yasın içinde büyümek zorunda kalmamalı. Hiçbir genç, kendi hayallerini kurmadan önce başkalarının yaşayamadığı yılların yükünü taşımamalı. İnsan, yalnızca dayanmak için doğmuyor. Sevmek, gülmek, hayal kurmak ve hayatın güzelliklerine korkmadan dokunmak için de yaşıyor.
Peki, insan ne zamana kadar bekleyebilir?
Bir sabah kaygısız uyanmayı, sevdiğine kavuşmayı, kendi dilinde özgürce konuşmayı, kendi türküsünü başını eğmeden söylemeyi ne zamana kadar geleceğe bırakabilir? Huzur neden bazı insanlar için sıradan bir hayatın parçasıyken bazıları için uzak bir hayal olarak kalır?
Üstelik aynı ülkenin içinde herkes aynı zamanı yaşamıyor. Birileri geleceğe dair planlar yaparken diğerleri geçmişin yaralarıyla uğraşıyor. Bir yerde sevinçle kutlanan bir gün, başka bir yerde yıllardır dinmeyen bir acıyı hatırlatabiliyor. Aynı gökyüzünün altında yaşayan insanlar, birbirlerinin hikâyelerine yabancılaşabiliyor.
Asıl uzaklık da burada başlıyor.
Bazen insanları birbirinden ayıran dağlar, yollar ya da şehirler değildir; birbirini anlamaya yanaşmayan düşünceler ve başkasının acısını görmezden gelen vicdanlardır. Birinin derdi ötekinin meselesi sayılmadığında, aynı topraklarda yaşamak ortak bir hayat kurmaya yetmez.
Oysa bir insanın acısı, bizim acımız olmadığı için önemsizleşmez. Bir annenin gözyaşı, hangi dili konuştuğuna göre değer kazanmaz. Bir gencin hayatı, kimliğine ya da düşüncesine göre eksilip çoğalmaz. Adalet yalnızca kendimize benzeyenler için istendiğinde adalet olmaktan çıkar.
Bir toplumun gerçek büyüklüğü, kimin daha haklı olduğunu ilan etmesinde değil, kimin incindiğini görebilmesinde saklıdır.
Elbette yılların biriktirdiği güvensizliği birkaç güzel sözle gidermek kolay değil. Kayıpların, kırgınlıkların ve öfkelerin bir günde unutulmasını beklemek de mümkün değil. Ancak geçmişi değiştiremiyorsak bile onun geleceğimiz üzerindeki hükmünü değiştirebiliriz. Bunun yolu unutmaya zorlamaktan değil, hakikatle yüzleşmekten, adaleti herkes için istemekten ve birbirimizin hikâyesini gerçekten dinlemekten geçiyor.
Çünkü barış, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir. Farklılıkların tehdit sayılmadığı, insanların kimliklerinden utanmaya zorlanmadığı, hakların bir lütuf gibi sunulmadığı bir hayat kurabilmektir. Birinin sevincinin diğerine korku vermediği, birinin özgürlüğünün diğerinin mahrumiyetine dayanmadığı bir gelecek yaratabilmektir.
Belki de artık çocuklarımıza yalnızca nasıl dayanacaklarını anlatmaktan vazgeçmeliyiz. Onlara nasıl hayal kuracaklarını, nasıl özgür yaşayacaklarını da gösterebilmeliyiz. Gençlere sabretmenin erdeminden söz ederken neden sürekli sabretmek zorunda kaldıklarını da sorgulamalıyız.
Bizden öncekilerin yarım bıraktığı hikâyelere sahip çıkmak önemlidir. Fakat bunu yaparken kendi hayatımızı yaşamayı da unutmamalıyız. Geçmişin acısını taşımak, geleceğin bütün sevincinden vazgeçmek demek değildir.
Belki gerçek miras, bizden öncekilerin yaşadıklarını aynen devralmak değil, onların yaşayamadığı bir hayatı bizden sonrakilere mümkün kılmaktır.
Bir gün insanların birbirine kayıplarını anlatırken seslerinin titremediği değil, yeni kayıpların yaşanmadığı günlere ulaşmak… Bir kapının çalınmasının korku değil sevinç getirdiği sabahlara uyanmak… Herkesin kendi diliyle, kendi sesiyle, kendi türküsüyle bu ülkenin ortak hayatına katılabildiğini görmek…
Bunlar büyük hayaller değil. İnsan olmanın en temel beklentileri.
Öyleyse bir kez daha soralım: Daha kaç kuşağın ömrünü bekleyişlere bırakacağız? Kaç baharı ertelenmiş kavuşmaların gölgesinde geçireceğiz? Kaç çocuğa güzel günlerin kendilerinden sonraki kuşağa ait olduğunu söyleyeceğiz?
Artık birbirimizin acısına sırt çevirmemenin, adaleti ertelememenin ve insan hayatını her türlü hesabın üzerinde tutmanın zamanı gelmedi mi?
Çünkü kaybettiğimiz bir ömrü geri getiremeyiz. Ama başka ömürlerin aynı şekilde eksilmesine engel olabiliriz.
Ve belki bir gün, yıllardır içimizde taşıdığımız bütün o yorgunluğun ardından, sevdiklerimizle aynı sofrada oturup birbirimizin sesini korkusuzca duyabileceğiz. O gün, geçmişin acılarını unutmuş olmayacağız ama geleceğimizi de yalnızca o acıların belirlemesine izin vermeyeceğiz.
İşte o zaman içtenlikle söyleyebileceğiz:
“Çok şükür, bu güzel günleri de gördük. Çok şükür, hayatımızı yalnızca bekleyerek geçirmek zorunda kalmadık.”
Çünkü bütün mücadelelerin, bütün özlemlerin ve yarım kalmış hikâyelerin özünde tek bir dilek var:
Bir gün yasın değil hayatın miras kaldığı, bekleyişin değil kavuşmanın konuşulduğu bir dünyada yaşamak. Ve hiçbir kuşağın, güzel günleri kendisinden sonrakilere bırakmak zorunda kalmaması.
Next