Bazı insanlar gider, bazıları kaybolur; bazılarıysa bir ömür boyunca dönmeyenlerin yolunu gözler. Bazen bir toplumun hafızası, bir annenin hiç kapanmayan kapısında saklıdır.
Bir fotoğraf çekilir bir gün; insanı bakmakla sınar, görmekle imtihan eder. Sonrası unutuşlar, avunmalar ve kendini kandırışlardır. Beklentiler tüketir, umutlar hapseder, ihtimaller ihmallere dönüşür. İnsan, bir zamanlar uğruna her şeyi göze aldığı şeylerin yokluğuna alışmaya çalışırken, içinden sessizce bir şeyler eksilir.
Fakat bazı acılar vardır ki ne zamana yenilir ne de unutmanın sessizliğine sığınır. Çünkü her yara yalnızca bir insanın kalbinde açılmaz; bazı yaralar bir halkın belleğine, bir şehrin sokaklarına, bir annenin gözlerine kazınır. İşte o zaman beklemek, kişisel bir özlem olmaktan çıkar; hakikate, adalete ve insan onuruna tutunmanın adı olur.
Dönmek diye bir efsane var; inanılır, beklenir. Oysa her bekleyiş aynı değildir. Kimi bekleyiş insanı tüketir, kimi bekleyiş insanlığın vicdanını ayakta tutar.
Birinin dönmesini beklemekle, kaybedilen bir insanın akıbetini öğrenmek için yıllarca mücadele etmek arasında derin bir fark vardır. İlki kalbin meselesidir; ikincisi adaletin, hafızanın ve insan olmanın.
Hurmüz-Şimunî Diril'in adı, bu coğrafyanın kayıplar, acılar ve cevapsız sorularla örülü hafızasını düşündürür. Çünkü bir insan kaybolduğunda yalnızca kendisi eksilmez; ailesinin geleceği, sevdiklerinin huzuru ve toplumun adalet duygusu da yarım kalır.
Bir insanın akıbetini bilmek, bir ailenin en temel hakkıdır. Bir mezarın yerini bilmek, bir gerçeğin açıklanmasını istemek, bir evladın başına ne geldiğini öğrenmeye çalışmak ayrıcalık değil, insan olmanın gereğidir.
Ve tam da burada Cumartesi Anneleri çıkar karşımıza.
Ellerinde fotoğraflarla yalnızca kaybettikleri yakınlarını aramazlar. Her hafta yeniden kurdukları sessiz cümleyle topluma şunu hatırlatırlar: Unutmak, her zaman iyileşmek değildir. Bazen unutmak, adaletsizliğin üzerini örtmektir.
Bir meydanda oturan annelerin sessizliği, kimi zaman en yüksek sesli itirazdan daha güçlüdür. Onların talebi yalındır: Hakikat ortaya çıksın, kayıpların akıbeti açıklansın, sorumlular hesap versin ve hiçbir anne aynı karanlığa mahkûm edilmesin.
Bir fotoğrafı göğsünde taşımak, bazen bütün bir dünyanın unutmaya çalıştığı bir insanı hayatta tutmaktır.
Ardından Barış Anneleri gelir aklımıza.
Acının dili ne olursa olsun, bir annenin yüreği aynı yerden sızlar. Bir anne evladının sesini özler, bir başkası evladının yaşamasını ister, bir diğeri başka annelerin aynı acıyı yaşamaması için barışın yolunu arar.
Barış, yalnızca silahların susması değildir. Bir annenin kapı sesine korkuyla irkilmemesi, bir çocuğun babasının dönüp dönmeyeceğini düşünmeden uyuyabilmesi, bir insanın kimliğinden ve dilinden dolayı korkmadan yaşayabilmesidir.
Barış, geçmişi inkâr etmek değil, geçmişin acılarından yeni acılar üretmemeyi öğrenmektir. Hakikati susturmak değil, onunla yüzleşebilmektir. Çünkü yüzleşilmeyen her acı, bir gün başka bir insanın hayatında yeniden karşımıza çıkar.
Bazen geceler uzar. Eski konuşmalar yeniden okunur, fotoğraflara uzun uzun bakılır, söylenmemiş sözler insanın içinde büyür. Bir şarkıda susar, bir sokakta yavaşlar insan. Çünkü bazı insanlar gider ama içimizde bıraktıkları hiç gitmez.
Bazen birini değil, onun yanındayken olduğumuz kişiyi özleriz. Daha saf, daha umutlu, daha inançlı hâlimizi… Fakat büyümek, yalnızca hayal kırıklıklarına alışmak değildir. Kendi kırgınlığımızın içinden çıkıp başkasının acısını da görebilmektir.
Çünkü insanı insan yapan, yalnızca sevdiklerine duyduğu bağlılık değil; hiç tanımadığı insanların acısı karşısında da vicdanını koruyabilmesidir.
Dünya dönüyor, zaman geçiyor, insanlar gidiyor. Kimi bir vedayla, kimi sessizce, kimi de ardında yıllarca cevaplanmayan sorular bırakarak…
Ama zamanın geçmesi, her şeyin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Bazı defterler ancak hakikatle kapanır. Bazı yaralar ancak adaletle kabuk bağlar. Bazı bekleyişler ise bir insanın geri dönmesiyle değil, gerçeğin sonunda açıklanmasıyla anlam bulur.
Belki de asıl mesele, kimin dönüp kimin gitmesi değil; geride kalanların nasıl bir dünya kuracağıdır. Annelerin gözyaşlarının miras değil, tarihin karanlık bir sayfası olarak kalacağı bir dünya… Çocukların başkalarının yasını devralmadığı, insanların birbirini kimliğinden dolayı düşman görmediği, adaletin bir lütuf değil hak kabul edildiği bir dünya…
Cumartesi Anneleri'nin elindeki fotoğraflar, Barış Anneleri'nin barış çağrısı ve Hurmüz-Şimunî Diril'in adıyla hatırlanan acılar bize aynı soruyu soruyor: Bir insanın yokluğuna ne kadar alışabiliriz? Ve alışmak, gerçekten kabul etmek midir?
Belki de hiçbir zaman alışmamalıyız. Bir insanın kaybını sıradanlaştırmaya, bir annenin bekleyişini olağanlaştırmaya, bir halkın acısını gündelik hayatın gürültüsünde kaybetmeye alışmamalıyız.
Çünkü bazı bekleyişler yalnızca geçmişe ait değildir; geleceğin nasıl olacağını da belirler.
Bazen en büyük ayrılık, birinin hayatımızdan çıkması değil; insanlığımızı kaybettiğimiz yerde sessiz kalmamızdır.
Ve bazen en büyük umut, gidenin döneceğine inanmak değil; hiçbir annenin bir ömür boyu beklemek zorunda kalmayacağı bir geleceğe inanmaktır.
O zamana kadar hatırlamak bir sorumluluk, barış istemek bir cesaret, adalet aramak bir haktır.
İnsan kalmak ise bütün bunlardan vazgeçmemektir.
Next